Boyabat’ta ömrünü gürültüyle değil, sessizlikle tamamlayan nice insanlar tanıdım. Onlar ne büyük servetler bıraktılar ne de gösterişli makamlar…
Fakat yetiştirdikleri insanlar, okuttukları Kur’an-ı Kerimler ve gönüllere ektikleri güzel ahlâk, onların en büyük mirası oldu.
Ömrünü sessizce tamamlayanlardan biri de Hafız İlyas Erdoğan'dır.
Ben Hafız İlyas Erdoğan Hocayı, Boyabat Erenlik Tepesi Camii’nde imam hatip olarak görev yaptığı yıllarda tanıdım. İlk bakışta mütevazı, sakin, ağırbaşlı, ama gülen yüzüyle dert nedir bilmeyen bir Anadolu hocası görünürdü. Konuşurken sesini yükseltmez, kendisini öne çıkarmazdı.
Ama sohbeti ilerledikçe, onun ömrünün aslında başlı başına bir roman olduğunu anlardınız.
1940 yılında Boyabat’ın Yaylacık köyünde dünyaya gelmişti. Babası, bölgenin meşhur din âlimlerinden Molla Hasan Efendi idi. O yıllarda köylerde okul yoktu; okuma yazma bilen insan sayısı azdı. Kur’an hafızı olmak, Arapça öğrenmek, ilim sahibi olmak büyük bir ayrıcalıktı.
Bugünün çocukları servislerle okullara giderken, internetten ders çalışırken; o yılların çocukları ilim uğruna kilometrelerce yolu yürüyordu. Hem de ağır bir yoksulluk içinde…
Ayakkabı yok…
Elbise yok…
Defter yok…
Para yok…
Ama gönüllerde ilim aşkı vardı.
İlyas Hoca henüz sekiz yaşındayken babasının dizinin dibinde hafızlığını tamamladı. Fakat o yıllarda hafız olmak yetmezdi; “hafızlığı kavileştirmek” gerekirdi. Bunun için Çatpınar Köyü Yukarı Sakız Mahallesi’ndeki halasının yanına gönderildi. Oradan her gün yaklaşık on kilometre yürüyerek Şıhlı Köyü’ne gider, devrin meşhur hafızlarından Şevki Hafız’dan ezberini kuvvetlendirirdi.
Yıllar sonra bunu anlatırken gözleri uzaklara dalar, gülümseyerek:
“Her gün on kilometre yürürdüm…” derdi.
Bugünün insanı birkaç yüz metre yürümemek için araç arıyor; o günün çocukları ise ilim uğruna dağ aşarak yürüyordu.
"Kavileştirme" işi tamamlanınca sıra hafızlık merasimine gelmişti. Şevki Hafız onu atının arkasına bindirerek yaklaşık altmış kilometrelik yolu kat etmişti. Fakat yol boyunca boş durmamış, Kur’an’ı baştan sona ezberden okutmuştu. Henüz on bir, on iki yaşındaki küçücük bir çocuk… At sırtında kilometrelerce yol… Bir tarafta yorgunluk, bir tarafta Kur’an tilaveti… İşte o nesil böyle yetişiyordu.
Hafızlık merasiminden sonra İstanbul yolu görünmüştü. Fatih Çarşamba… Asırlardır ilmin merkezi… İlyas Hoca ile arkadaşı Arapça ve Osmanlıca öğrenmek için Mahmut Hoca’nın kapısını çalmıştı. Ancak kapılar her zaman kolay açılmaz. Mahmut Hoca işlerinin yoğun olduğunu söyleyerek onları geri çevirmişti.
İki genç mahzun şekilde kapıya yönelirken kader devreye girmişti. Mahmut Hoca’nın babası onları görünce yanlarına gelmiş, durumu öğrenmiş ve oğluna tarihe geçecek şu cümleyi söylemiş:
“Bu çocukları okutmazsan sana hakkımı helal etmem.”
İşte bazen bir cümle, bir ömrün yönünü değiştirir.
İlyas Hoca’nın medrese hayatı böyle başlamıştı. Yokluk içinde… Sefalet içinde… Ama ilim aşkıyla…
Yatacak yer bulamadıkları günler olmuştu. Kimi zaman yarım kalmış bir inşaatta, kimi zaman harabeye dönmüş eski bir binada sabahlamışlardı. Aç kaldıkları günler olmuştu. Yemek dağıtıldığında bir tas çorba alabilmek için sıraya girerlermiş. Çorbayı hızlıca bitirip yeniden sıraya geçtiklerini anlatırken hem gülerdi hem de gözlerinin derinliklerinde o günlerin izi hissedilirdi.
Bugün sofralarımızda çeşit beğenmeyen çocuklarımız var; dün ise bir tas çorbayı nimet bilen insanlar vardı. İşte o nesil bu ülkenin görünmeyen kahramanlarıydı.
Yıllar süren eğitim sonunda ileri derecede Arapça öğrendi. Osmanlı Türkçesini en ince ayrıntısına kadar kavradı. Tefsir okudu, ilim tahsil etti. Hatta cuma hutbelerini Arapça hazırlayıp Osmanlıca metinlerle okurdu. Bu sadece bilgi değil, aynı zamanda büyük bir kültür birikimiydi.
Sonrasında merhum Mahir İz’in açtığı kurslara katılarak ilkokul diplomasını üstün başarıyla aldı. Ardından Çorum’da yapılan sınavı yüksek dereceyle kazanarak İmam Hatip Ortaokulu diplomasını aldı. Vaizlik imtihanını da başarıyla geçti. Tam görev beklerken askerlik çıktı. “Askerden dönünce müracaat ederim.” diye düşündü.
Fakat 1960 ihtilali geldi. Bir gecede bütün hesaplar değişti. Hak ettiği görev elinden kayıp gitti. Bunu anlatırken içinde ukde kaldığını hissederdiniz. Hayat bazen insanın emeğini değil, kaderini konuşturuyor.
İstanbul’da çeşitli camilerde imamlık yaptı: Kocamustafapaşa’da, Üsküdar Müftülüğü’ne bağlı bugünkü Ümraniye Namazgâh Camii’nde… Sonra İstanbul defteri kapandı, Anadolu yeniden onu çağırdı; bağrına bastı.
Boyabat’ın Yiğren Köyü… Ardından Durağan… Yaklaşık on yıl… Durağan’da yetiştirdiği talebelerin sayısını kimse tam olarak bilemez.
Bugün elli yaşını geçmiş birçok insan “İlyas Hoca” denildiğinde hemen onu hatırlar. Çünkü o yalnız imam hatip değildi; öğretmendi, rehberdi, gönül adamıydı.
Sonra Boyabat Erenlik Tepesi Camii… Yüzlerce öğrenci… Sayısız Kur’an talebesi… Bitmeyen ders halkaları… Ardından Kaya Camii… Ve emeklilik…
Ama gerçek ilim adamı emekli olmaz. Onun bıraktığı eserler yaşamaya devam eder.
Aslında bugün geriye dönüp baktığımızda şunu görüyoruz:
Bir ömür…
Hiçbir makam peşinde koşmadan…
Hiçbir şöhret istemeden…
Hiçbir karşılık beklemeden…
Sadece Allah rızası için geçen seksen iki yıl…
Bugün insanlar birkaç beğeni uğruna birbirini kırıyor. Bir fotoğraf uğruna saatlerini harcıyor. Şöhret uğruna her şeyi yapabiliyor. Fakat bir zamanlar vardı ki insanlar ömürlerini sadece Kur’an öğretmeye adıyordu.
İşte Hafız İlyas Erdoğan o neslin yaşayan son temsilcilerindendi. Belki televizyonlara çıkmadı, belki kitapları basılmadı, belki adını milyonlar duymadı. Ama Allah katında kaç hafızın duasında adı geçiyor, bunu yalnız Rabbimiz bilir.
İnsan bazen düşünüyor…
Acaba bugün böyle çilelere katlanacak kaç genç var?
On kilometre yürüyerek ilim öğrenmeye razı olacak kaç kişi çıkar?
Bir tas çorbayla günü bitirecek kaç talebe bulunur?
Yarım inşaatlarda yatıp sabah yeniden ders halkasına koşacak kaç insan kaldı?
İşte bu soruların cevabı, aslında geçmişle bugün arasındaki mesafeyi gösteriyor.
4 Şubat 2022 tarihinde bu dünyadan sessizce ayrıldı Hafız İlyas Erdoğan. Çatpınar Köyü Yukarı Sakız Mahallesi’nin toprağına emanet edildi. Toprak, bir hafızı daha bağrına aldı.
Fakat yetiştirdiği talebeler, okuttuğu Kur’anlar ve bıraktığı güzel hatıralar yaşamaya devam ediyor.
Bazı insanlar ölmez; çünkü onların sesi, talebelerinin dilinde okunan bir Fatiha olur.
Bazı insanlar unutulmaz; çünkü onların izi taşta değil, gönüllerde kalır.
Allah, Kur’an’a hizmet ederek geçen ömrünü kabul eylesin. Kabri nur, makamı cennet, menzili Firdevs olsun. Geride bıraktığı ilim, edep ve güzel ahlâk mirası kıyamete kadar yaşamaya devam etsin.
