​Sabah evden çıkıp işe, okula ya da herhangi bir yere giderken sokaklarınızda ne kadar vakit geçiriyorsunuz? Yoksa sadece bir an önce varmak istediğiniz yere ulaşmak için adımlarınızı hızlandırıp çevrenize hiç bakmıyor musunuz? Dünyaca ünlü Danimarkalı mimar ve kentsel tasarımcı Jan Gehl'in çok sevdiğim, kentsel yaşama dair ufuk açıcı bir sözü var: "İyi bir kent iyi bir parti gibidir; insanlar eğlendikleri için gerçekten gerekli olandan çok daha uzun süre kalırlar".

​Bugün etrafımıza baktığımızda, yaşadığımız şehirlerin sokaklarının pek de "iyi bir parti" havasında olmadığını itiraf etmeliyiz. Neden mi? Çünkü modern planlamacılar ve mimarlar, ne yazık ki insan ölçeğinde inşa etme hissini çoktan kaybettiler. Binalar göğe doğru kontrolsüzce yükselirken, sokaklarımız insanların buluşacağı yerler olmaktan çıkıp sadece otomobillerin hızla akıp gitmesi için tasarlandı. Gehl'in altını çizdiği gibi, kent yaşamı ve yaya hareketliliği, şehre otomobillerden ziyade insanları davet ettiğinizde artar. Fakat biz on yıllardır yayaları daracık kaldırımlara sıkıştırıp, şehrin en güzel kamusal alanlarını egzoz dumanlarına ve bitmek bilmeyen asfalt yollara teslim ettik.
​Gehl, vizyonunu aktardığı İnsan İçin Kentler felsefesinde, aslında hepimizin içgüdüsel olarak bildiği ama uygulamada unuttuğumuz altın değerinde bir formül sunar: "Önce yaşam, sonra mekân, ardından yapılar gelir; bunun tersi hiçbir zaman işe yaramaz".

Oysa günümüzün ezberci şehirciliğinde biz tam tersini yapıyoruz. Önce devasa binaları koca koca bloklar halinde dikiyor, arta kalan anlamsız boşluklara "mekân" diyor ve en sonunda insanların o ruhsuz çevrede bir "yaşam" kurmasını bekliyoruz. Sonuç ne oluyor? Rüzgarlı, kimliksiz, sosyal etkileşime izin vermeyen ve adımlarımızı hızlandırıp bir an önce kaçmak istediğimiz ölü alanlar...
​Şehirler, insanlık tarihi boyunca insanların asıl buluşma noktası olmuştur ve insanlık kültürünün çok büyük bir kısmı bu kamusal alanlarda yeşermiştir. Eğer bugün kendi mahallemizde durup bir banka rahatça oturamıyor, Yoldan geçen bir tanıdığımızla ayaküstü sohbet edemiyor veya vitrinlere bakarak yürüyüş yapamıyorsak, o şehir bize değil, makinelere hizmet ediyor demektir. Winston Churchill'in meşhur sözünü kentsel tasarıma uyarlayan Gehl'in de dediği gibi: "Önce biz kentlerimizi şekillendiririz, sonra da kentlerimiz bizi şekillendirir". Kalitesiz, insanı ezen bir yapılı çevre, nihayetinde tahammülsüz ve birbirinden izole hayatlar yaşayan kentliler yaratıyor.
​Belki de artık kenti gökdelenlerin en tepesinden veya helikopterden bakarak planlama sevdasından vazgeçmenin vaktidir. Hayatı kuşbakışı değil, göz hizasında ve saatte 5 kilometre hızla yürüyen insanın ölçeğinde yaşamaya ihtiyacımız var.