23 Ağustos, doğanın bize sunduğu en güzel hediyelerden birini hissetmeye adanmış bir gün: Rüzgara Binme Günü (Ride the Wind Day). Bizi yazın son demlerinde esen hafif bir meltemin peşine takılmaya, belki bir uçurtma uçurmaya ya da sadece bir bankta oturup yüzümüze vuran esintinin tadını çıkarmaya davet eden kaygısız bir gün. Peki ama beton yığınlarının arasına sıkıştığımız modern kentlerimizde, rüzgarın o nazik dokunuşunu gerçekten yüzümüzde hissedebiliyor muyuz?
​ Şehirler; gözlerimizi, kulaklarımızı ve tenimizi, yani beş duyumuzu birden harekete geçirecek şekilde, yürüme hızına uygun olarak tasarlanmalıdır. Oysa İkinci Dünya Savaşı sonrası tüm dünyaya yayılan modernist planlama anlayışı ve otomobil odaklı şehirler, bizi egzoz dumanından ve bitmek bilmeyen motor gürültüsünden korunmak için camları sımsıkı kapalı araçlara hapsetti. Rüzgarı, güneşi ve sokağın sesini unuttuk.
​İnsan ölçeğini hiçe sayan devasa gökdelenlerin ve yanlış konumlandırılmış geniş blokların arasında rüzgar, saçımızı okşayan o keyifli hava akımı olmaktan çıkıyor. Bunun yerine, devasa binaların diplerinde yürümemizi zorlaştıran, insanı açık alanda oturmaktan soğutan sert rüzgar tünellerine ve yorucu mikroklima alanlarına dönüşüyor. Oysa Gehl’in tasarladığı canlı, güvenli, sürdürülebilir ve sağlıklı şehirlerde, açık kamusal alanlar insanları bir araya getirmek için vardır. Bu alanlar rüzgarın, güneşin ve gölgenin insanlar için en konforlu olacak şekilde dengelendiği, "kenar etkisi" sayesinde binaların sokakla kucaklaştığı yerlerdir.
​Bir şehrin kalitesi, içinde yaşayanlara sunduğu duyusal deneyimin zenginliğiyle ölçülür. Sokaklarımızı otomobillerin egemenliğinden kurtarıp yayalara ve bisikletlilere geri verdiğimizde, sadece hava kirliliğini veya trafik problemini çözmüş olmayacağız; aynı zamanda rüzgarın sesini duyabileceğimiz sessizliği ve tertemiz havayı da kentlerimize geri çağıracağız.
​Belki de bu "Rüzgara Binme Günü"nde, şehri saatte 60 kilometre hızla giden klimalı bir metal kutunun içinden izlemek yerine sokağa çıkmalıyız. Arabayı evde bırakıp yavaş adımlarla yürümek, bir meydanda rüzgarı yüzümüzde hissetmek ve unuttuğumuz o "insan ölçeğindeki" şehri yeniden keşfetmek için harika bir gün.