Dünya tarihi bize acı bir gerçeği defalarca hatırlatır:
Savaşlar cephede başlar, ama barış masada yazılır.
Bombaların sustuğu, füzelerin gökyüzünü terk ettiği ve insanların yeniden nefes alabildiği anlar, çoğu zaman bir müzakere masasının etrafında gerçekleşir.
Bugün Ortadoğu’da yaşanan ABD/İsrail–İran savaşı ve Körfez ülkelerinde giderek yükselen gerilim de bize aynı soruyu yeniden sorduruyor:
Savaş büyür mü, çatışmalar yayılır mı, yoksa diplomasi yeniden sahneye çıkar mı?
Türkiye bu sorunun çözümünde merkezde yer alabilecek ülkelerden biri.
Bunun nedeni yalnızca coğrafi konumu değildir; asıl mesele tarihsel hafızası ve diplomasi geleneğidir.
Büyük savaşların yıkımından sonra yeniden doğan bir ülke olarak Türkiye, savaşın ne demek olduğunu çok iyi bilir.
Bu yüzden Cumhuriyet’in kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dile getirdiği “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi yalnızca bir slogan değil, aynı zamanda bir devlet aklının ifadesidir.
Bugün küresel güçler arasındaki gerilimde Türkiye’nin farklı bir pozisyonda durabilmesinin nedeni de budur.
Bir yandan NATO üyesidir; Batı dünyasıyla güçlü siyasi ve askerî bağlara sahiptir. Diğer yandan Ortadoğu, Kafkasya ve İslam dünyasıyla tarihsel, kültürel ve diplomatik ilişkilerini sürdürür.
Bu iki farklı dünyanın arasında kurduğu köprü, Türkiye’yi kriz zamanlarında potansiyel bir arabulucu hâline getirmektedir.
Yakın geçmişte bunun örneklerini gördük. Bunlardan biri Rusya–Ukrayna Tahıl Koridoru Anlaşması’dır. Savaşın ortasında milyonlarca insanın gıda krizine sürüklenmesini engelleyen nadir diplomatik başarılardan biri olarak tarihe geçti.
İstanbul’da yürütülen görüşmeler sayesinde Karadeniz limanlarından tahıl sevkiyatı yeniden başladı ve küresel gıda piyasası bir nebze olsun rahatladı.
Aynı şekilde Türkiye’nin Afrika Boynuzu’nda yürüttüğü diplomatik girişimler, özellikle Somali’de devlet kurumlarının yeniden inşasında ve siyasi uzlaşının sağlanmasında önemli rol oynadı.
Bu deneyimler bize şunu gösteriyor: Diplomasi bazen yüksek sesli açıklamalarla değil, sabırla yürütülen temaslarla ilerler.
Arabuluculuk çoğu zaman görünmeyen bir emeğin sonucudur.
Tarafların birbirine doğrudan konuşamadığı anlarda güvenilir bir üçüncü aktörün varlığı büyük önem taşır.
Bugün Ortadoğu’daki gerilimin merkezinde yer alan ABD/İsrail ile İran arasındaki düşmanlık yalnızca üç ülkeyi değil, küresel dengeleri de etkileyen bir nitelik taşıyor. Enerji yolları, vekil güçler, nükleer program tartışmaları ve bölgesel güvenlik mimarisi bu gerilimin parçalarıdır.
Bu nedenle olası bir diplomatik sürecin başarıya ulaşması için tarafların güven duyabileceği aktörlere ihtiyaç vardır. Türkiye bu noktada hem Batı ile hem de bölge ülkeleriyle konuşabilen nadir devletlerden biridir.
Elbette arabuluculuk yalnızca iyi niyetle mümkün olmaz; tarafların da buna ihtiyaç duyması gerekir.
Tarih bize göstermektedir ki savaşlar çoğu zaman bir “yorgunluk noktası”na ulaştığında diplomasi yeniden kapıyı çalar. İşte o anlarda güvenilir kanalların varlığı kritik hâle gelir.
Belki de bugün sormamız gereken soru şudur:
Savaşın gürültüsü arasında barışın sesi duyulabilir mi?
Eğer duyulabilirse, bu sesin yankı bulacağı şehirlerden biri büyük ihtimalle İstanbul olacaktır.
Çünkü bu şehir, yüzyıllardır savaşların ve barışların kesiştiği bir diplomasi sahnesidir.
Belki de tam bu yüzden, dünyanın en zor anlarında bile barış ihtimali tamamen kaybolmaz.
Tabii anlayana...
