Dünya siyaseti bazen bir tiyatro sahnesine benzer. Sahnedeki aktörler yüksek sesle konuşur, tehditler savurur, ideallerden ve ilkelerden söz eder.
Ancak perde arkasında bambaşka bir dil konuşulur. O dilin adı çoğu zaman menfaattir. Menfaatin dili, çoğu zaman yüksek sesle konuşmaz; daha çok sessizlikle anlaşılır.
Bugün Ortadoğu semalarında patlayan bombaların yankısı yalnızca şehirleri değil, büyük güçlerin söylemlerini de sarsıyor.
İran hedef alınırken, Tahran başta olmak üzere Tebriz gibi kadim şehirlerin üzerinde duman yükselirken dünyanın diğer büyük başkentlerinde garip bir sükûnet hâkim.
Bir zamanlar “stratejik ortaklık”, “küresel denge”, “çok kutuplu dünya” gibi büyük kavramlarla yan yana anılan devletler var. Rusya ve Çin…
Peki onlar nerede?
Rusya, yıllardır İran’a silah satan, enerji ve askeri iş birliği yapan bir ülke değil mi?
Çin, İran petrolünün en büyük müşterilerinden biri değil mi?
Uluslararası platformlarda İran’ın yanında duran, Batı’ya karşı “denge unsuru” olarak gösterilen ülkeler değil mi bunlar?
Ama savaşın gerçek anlarında, bombalar gerçekten düştüğünde, şehirler gerçekten yıkıldığında, diplomatik cümleler bir anda kısalır.
Çoğu zaman şu cümleye dönüşür:
“Tarafları itidale davet ediyoruz.”
Uluslararası politikanın en tanıdık, en güvenli cümlesidir bu.
Çünkü gerçek şudur:
Devletlerin dostluğu yoktur, çıkarları, menfaatleri vardır.
Rusya bugün Ukrayna cephesinde kendi savaşını yürütüyor. Kendi ekonomik yaptırımlarıyla mücadele ediyor. Böyle bir tabloda İran için yeni bir cephe açmanın maliyetini hesaplıyor.
Çin ise dünyanın en büyük ticaret ağlarından birini yönetiyor. Küresel ekonominin damarlarında dolaşan paranın ritmini bozmak istemiyor. Enerjiye ihtiyacı var, ticarete ihtiyacı var, istikrara ihtiyacı var.
Dolayısıyla büyük devletler çoğu zaman ideallerle değil, hesap makineleriyle hareket eder.
Bu durum yeni de değildir.
Tarihin sayfalarını çevirdiğimizde benzer sahneleri tekrar tekrar görürüz.
İttifaklar kurulur, anlaşmalar imzalanır, ortak bildiriler yayımlanır. Fakat gerçek kriz anında herkes önce kendi limanına çekilir.
Rusya Ukrayna ile savaşırken Amerika ne yaptı?
Elbette destek verdi. Silah gönderdi, ekonomik yardımlar sağladı, diplomatik baskılar kurdu. Ama Amerikan askerleri doğrudan savaşın içine girdi mi? Hayır.
Çünkü doğrudan savaşın bedeli farklıdır.
Aynı şekilde bugün İran ile ABD-İsrail arasında büyüyen bir gerilimde Rusya ve Çin’in yaptığı da aslında klasik büyük güç davranışıdır:
Sessiz kalmak.
Bu sessizlik bazen diplomasi olarak adlandırılır.
Bazen stratejik sabır denir.
Bazen de gerçek adıyla söylenir: Menfaat hesabı.
Devletlerin dünyasında ahlâk vardır ama sınırlıdır.
İlkeler vardır ama çoğu zaman esnektir.
Dostluk vardır ama kalıcı değildir.
Kalıcı olan tek şey çıkar dengesidir.
Bu yüzden uluslararası ilişkilerde en çok kullanılan kelimelerden biri “denge”dir. Çünkü hiçbir büyük güç dünyayı idealler uğruna yakmak istemez.
Herkes ateşi kontrol etmek ister; ama ateşe ilk giren olmak istemez.
Ortadoğu’nun tarihine baktığımızda da benzer bir tablo görürüz.
Bölge çoğu zaman büyük güçlerin satranç tahtasına dönüşür.
Hamleler dikkatle yapılır, taşlar dikkatle oynatılır.
Ama satranç tahtasının üzerinde duran şehirler, halklar ve hayatlar çoğu zaman o büyük hesapların küçük bedelleri hâline gelir.
Tahran’da bugünlerde her çocuk bomba sesleriyle uyanıyor.
Tebriz’de her anne pencereden gökyüzüne bakıyor... "Üzerimize bomba düşecek mi" diye.
Dünyanın başka başkentlerinde ise diplomatik açıklamalar hazırlanıyor.
O açıklamaların çoğunda aynı kelimeler vardır:
“Endişe duyuyoruz.”
“Gerginliğin artmamasını temenni ediyoruz.”
“Tarafları sağduyuya davet ediyoruz.”
Fakat dünyanın gerçek dili çoğu zaman bu cümlelerin arkasında saklıdır.
O dilin adı menfaattir.
Menfaat, çoğu zaman en yüksek sesini susarak çıkarır.
Belki de uluslararası siyasetin en acı gerçeği tam olarak budur:
Bombaların sesi çok gürültülüdür.
Ama büyük devletlerin sessizliği ondan bile daha ağırdır.
