Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ebedî kurtuluş olan mübarek Ramazan’ın on dördüncü günündeyiz.
Sayılı günlerin çabuk geçmesi, insanın içini hem bir sızı hem de bir şükürle doldurur.
Daha dün ilk teravihin heyecanı vardı; şimdi iftar sofralarında “yarısını geçtik” cümlesi dolaşıyor.
Zaman, Ramazan’da başka akar. Biraz daha hızlı, biraz daha derinden…
Bu ayın şehir hayatımıza kattığı nice güzellik vardı. Mahyalar, sahur davulları, iftar çadırları… Bir de kitap fuarları.
Özellikle İstanbul’un kalbinde kurulan o mütevazı ama ruhu büyük çadırlar…
Dini yayınların ağırlıkta olduğu, klasiklerin, tefsirlerin, siyerlerin, ilmihallerin tezgâhlara dizildiği, yeni çıkan kitapların mürekkep kokusunun iftar öncesi esen rüzgâra karıştığı o günler…
Sultanahmet Camii Avlusunda Başlayan Yolculuk
İlk yıllar… Sultanahmet Camii’nin gölgesinde kurulan o kitap çadırları, sadece bir ticaret alanı değil; bir buluşma, bir nefeslenme mekânıydı.
İftarını açan insanlar ağır ağır alana yönelir, çocuklar pamuk şekerle koşuştururken babalar ellerinde kitap poşetleriyle dolaşırdı.
Yazar imza günleri olurdu. Uzun kuyruklar sabırla beklerdi. Bir kitabı imzalatmak, yalnızca bir hatıra değil; bir bağ kurmaktı. Kitapla, yazarla, kelimeyle…
O fuarlar Ramazan’ın manevî atmosferini tamamlayan bir parça gibiydi.
Teravihten çıkan cemaat, biraz daha oyalanır; bir ilmihal karıştırır, bir tefsirin sayfalarını çevirir, bir çocuk kitabını evladına seçerdi.
Özel indirimlerin de olduğu fuara katılım iftar saatinden sonra daha da artar ve zaman zaman âdeta bir insan seli yaşanırdı.
Kitap almak bir ihtiyaçtan öte, bir ibadet şuurunun parçası gibi yaşanırdı.
Beyazıt Meydanı’na Taşınan Heyecan
Sonra fuar Beyazıt Meydanı’na taşındı. Üniversite gençliğinin, sahafların, kütüphane kokusunun sindiği o meydan, Ramazan gecelerinde daha da anlam kazanmıştı.
Gençler ellerinde çay bardaklarıyla stant stant gezer, kitap fiyatlarını karşılaştırır, harçlıklarını hesap ederek bir-iki eser seçerdi.
O kitaplar bazen bir hayatın yönünü değiştirirdi. Bir tefsirle başlayan yolculuk ilahiyata uzanır, bir hatıra kitabı kalemi cesaretlendirirdi.
Fuar sadece kitap satmıyordu; okuma kültürünü canlı tutuyordu. İnsanlara “Ramazan’da ruhunu besle” diyordu.
Fatih Camii Gölgesinde Son Yıllar
Son yıllarda adres Fatih Camii oldu. Tarihin ağırbaşlılığı, ilmin merkezi oluşu, medrese geleneği… Her şey aslında bu fuar için uygun bir zemin hazırlıyordu.
Fakat bir şey eksildi.
Eskiden açılışında izdiham olan, ilk gününden son gününe kadar ziyaretçi akınına uğrayan o fuar, şimdi neredeyse sessiz sedasız kurulup kaldırılıyor. Çoğu insan fuarın açıldığından habersiz. Haberi olanların bir kısmı “vakit bulamadım” diyor, bir kısmı “zaten internetten alıyorum”…
Peki ne değişti?
Dijitalleşen Dünya, Yalnızlaşan Okur
Artık kitaplar bir tık uzağımızda. Kampanyalar, indirim kodları, ertesi gün teslimatlar… Konfor arttı; ama temas azaldı.
Kitabı eline alıp karıştırmanın, satıcıyla iki kelam etmenin, aynı kitabı inceleyen bir yabancıyla göz göze gelmenin yerini ekran aldı.
Oysa fuar bir sosyalleşme alanıydı. Şehirle, insanla, fikirle temas alanı…
Ekonomik Gerçekler
Bir diğer hakikat de inkâr edilemez: Kitap pahalı.
Kâğıt maliyetleri, baskı giderleri, dağıtım zinciri… İnsanlar artık zarurî ihtiyaçlar arasında sıkışmış durumda. Kitap almak, çoğu aile için “ertelenebilir” bir harcama kalemi hâline geldi.
Ramazan’ın bereket ikliminde bile insanlar hesap yapmak zorunda kalıyorsa, burada daha geniş bir ekonomik muhasebe gerekmiyor mu?
Kültürel Önceliklerin Değişimi
Bir zamanlar Ramazan eğlencesi denince akla Karagöz-Hacivat, meddah, ilahi dinletileri ve kitap fuarı gelirdi. Şimdi alışveriş merkezlerindeki etkinlikler, sosyal medya paylaşımları, televizyon programları daha baskın.
Gösteri arttı; derinlik azaldı.
Asıl Soru: Muhasebe Yapan Var mı?
Bu sadece bir fuarın sönükleşmesi değil; bir kültürel refleksin zayıflaması olabilir mi?
Kitapla kurduğumuz bağ zayıfladıkça düşünce dünyamız da yüzeyselleşmez mi?
Ramazan yalnızca mideyi terbiye etmek değilse; ruhu, zihni, kalbi de beslemek değil midir?
Fuarların tenhalaşması belki de bize şunu soruyor:
Biz gerçekten okumayı hayatımızın merkezine koyduk mu?
Yoksa Ramazan’ın manevî atmosferini daha çok tüketim ve gösteri üzerinden mi yaşıyoruz?
Belki çözüm çok karmaşık değil. Daha güçlü tanıtım, okullarla iş birliği, gençlere yönelik etkinlikler, yazar-okur buluşmaları, çocuk atölyeleri… Ama hepsinden önce bir niyet tazelemesi.
Çünkü mesele çadır kurmak değil; kültür inşa etmek, insan yetiştirmek.
Ramazan’ın ortasındayız. Mağfiret günlerindeyiz. Belki de tam zamanı:
Hem bireysel hem toplumsal bir muhasebe yapmanın…
Bir akşam teravihten sonra yolumuzu yeniden o kitap çadırlarına düşürmenin… Bir çocuğun eline ilk ilmihalini, ilk siyerini tutuşturmanın…
Kim bilir, belki de bir şehrin hafızasını yeniden diriltmek bir kitabın sayfasını çevirmekle başlar.
Ramazan çabuk geçer. Ama iz bırakan ameller kalır.
Kitapla kurulan bağ da öyle…
