Baharın gelmeme gibi bir huyu yoktur; illaki gelir. Takvim yaprakları inat etse de, şehir betonla örtülse de, insan kalbi yorgun düşse de gelir. Toprağın sabrına, ağacın direncine, suyun hafızasına güvenerek gelir.
Fakat mesele baharın gelişi değildir çoğu zaman; mesele, bizim onu karşılayacak hâlimizin kalıp kalmadığıdır.
Kış uzadığında insanın içi daha da soğur. Sabahları yüzlere sinen yorgunluk, kalabalık otobüslerde birbirine değmeden durmaya çalışan omuzlar, aceleyle içilen çaylar… Sanki herkes bir yere yetişirken kendini geride bırakır.
Oysa bahar, yetişilecek bir yer değil; fark edilecek bir andır.
İstanbul’da Baharı Beklemek
“İstanbul’da bahar başka gelir” derler. Lâleler açtığında, Boğaz’ın suları bir parça daha mavi göründüğünde, rüzgârın serinliği sertlikten inceliğe döndüğünde…
Ama aynı İstanbul’da, sabahın ilk saatlerinde metrobüs duraklarında yüzlere bakın; çoğunun içinde hâlâ ayaz vardır.
Demek ki bahar, şehre gelmekle insana gelmek arasında bir yerde durur.
Belki de bahar, dışarıdan içeriye doğru yürüyen bir misafirdir. Önce toprağa uğrar, sonra dallara; en son kalbe.
Tabii kalbe varması için kapının aralık olması gerekir. O kapı bazen umutla, bazen affetmekle, bazen de insanın kendine gösterdiği şefkatle açılır.
Biz çoğu zaman baharı takvimde ararız. Oysa bahar, takvimden çok vicdanda başlar.
Kırdığımız bir gönlü onardığımızda, uzun süredir aramadığımız bir dostu hatırladığımızda, soframızdaki fazlayı bir başkasıyla paylaştığımızda… İçimizdeki kar çözülür. Toprak gibi insan da yumuşar.
Bahar ve İnsan Kalbi
Evet, baharın gelmeme gibi bir huyu yoktur; illaki gelir. Ama insan küsebilir, umut dalı kırılabilir. İşte o zaman mevsimle insan arasında bir uyumsuzluk başlar.
Dışarıda kuşlar öterken içeride sessizlik büyür. Dışarıda ağaçlar çiçek açarken içeride eski kırgınlıklar yeniden filiz verir.
Belki de baharın asıl imtihanı burada saklıdır:
Doğa kendini yenilerken insan yenilenebilecek mi? Geçmişin tortusunu silkebilecek mi? “Böyle gelmiş böyle gider” kolaycılığına sığınmadan, “Ben değişirsem dünya değişir” cesaretini gösterebilecek mi?
Bahar, sabrın ödülüdür derler. Kışın ayazına, gecenin uzunluğuna, toprağın suskunluğuna katlanan her şey, sonunda çiçeğe durur.
İnsan da böyledir. Çektiği her sıkıntı, eğer kalbini katılaştırmadıysa, bir gün merhamet olarak geri döner.
Yeter ki acıyı kinle değil, hikmetle yoğurabilelim.
Bahar sadece çiçek değildir. Bahar bir başlangıçtır. Affetmeye başlamak, vazgeçmekten vazgeçmek, kendini hor görmekten vazgeçmek… Kendi kalbini hoyratça harcamamaya karar vermek de bir bahardır.
“Ama”dan Sonrası
Dedim ya, baharın gelmeme gibi bir huyu yoktur; illaki gelir… Ama biz bazen içimizdeki kışı sevmişizdir. Alışmışızdır o soğuğa. Soğuk, insanı korur sanırız; oysa sadece uzaklaştırır. O soğukla kimse yaklaşamaz bize, biz de kimseye yaklaşamayız.
Şimdi sorulması gereken soru şu:
Bahar kapıya geldiğinde biz kapıyı açacak mıyız? Yoksa “daha erken” deyip sırtımızı mı döneceğiz?
Hayatın hiçbir mevsimi sonsuz değildir. Ne kış sonsuza kadar sürer ne de bahar. Ama her bahar insana bir ihtimal sunar:
Yeniden başlama ihtimali.
Belki de bu yüzden umut, en çok bahara yakışır. Umut, toprağın altında sabırla bekleyen tohum gibidir. Üstü ne kadar örtülürse örtülsün, zamanı geldiğinde başını çıkarır.
İnsan da umudunu tamamen kaybetmez; sadece üstünü fazlaca örter.
Umudumuzu yitirmeyelim. Baharın gelmeme gibi bir huyu yoktur; illaki gelir. Ama asıl mesele, bizim de gelmemizdir. Kendimize, sevdiklerimize, hayata…
Kendi kalbimizin kapısını çalıp “Ben buradayım” diyebilmemizdir.
Çünkü bahar dışarıda açtığında güzel; içeride açtığında anlamlıdır.
İnsan, içindeki umudu koruyabildiği sürece, hiçbir kış onun yani baharın gelişine engel olamaz.
