Uluslararası siyaset çoğu zaman gerçeğin değil, algının hızına yetişmeye çalışıyor.

ABD’nin İsrail’le birlikte 28 Şubat sabahı İran’ı bombalamasıyla başlayan yeni savaş da tam olarak böyle bir zeminde yükseldi: İddialar, tehditler, çelişkili istihbarat raporları ve kapatılan diplomasi kapıları…

ABD yönetimi, önce İran’da demokrasi yanlısı protestolara yönelik baskılarda binlerce kişinin hayatını kaybettiğini öne sürdü.

Bu iddia, insani müdahale söylemiyle birleştirildi. Ancak uluslararası krizlerde “insani gerekçe” ile “jeopolitik hedef” arasındaki çizgi çoğu zaman bulanık.

İran söz konusu olduğunda ise asıl hedefin rejim değişikliği olduğu yönündeki kanaat giderek güçlendi.

Nükleer silah meselesi ise bu tartışmanın ikinci perdesi oldu.

İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurması ve stoklarını ülke dışına çıkarması talebi yeni değildi.

Bu istekler diplomasi masasında görüşülüyorken, bombardıman eşliğinde sıcağı sıcağına tekrar gündeme getirildi.

Ardından balistik füze programı tartışmaları öne çıktı. ABD, bu programın sadece bölgesel değil, doğrudan ABD topraklarını tehdit edebileceğini iddia etti.

Oysa kamuoyuna yansıyan istihbarat raporları, İran’ın kısa vadede böyle bir kapasiteye sahip olmadığını ortaya koyuyordu.

Varsayımlarla alınan savaş kararları, meşruiyet tartışmalarını beraberinde getirdi.

Son aşamada “yakın saldırı” uyarıları devreye sokuldu.

Önleyici savaş doktrini, modern uluslararası hukukun en tartışmalı alanlarından biri.

Tehdit henüz gerçekleşmemişken kuvvet kullanmak, özellikle diplomatik kanallar tamamen tükenmemişse, küresel düzeni derinden sarsıyor.

Nitekim bu askeri hamle, fiilen diplomasinin yerini aldı.

Bundan Sonrası

Savaşların başlangıcı kadar bitişi de stratejik hesapların ürünü.

Eğer hedef rejim değişikliği ise, bu uzun ve maliyetli bir sürece işaret ediyor.

İran gibi köklü devlet geleneğine ve güçlü güvenlik aygıtına sahip bir ülkede dış müdahaleyle hızlı bir iç dönüşüm beklemek gerçekçi değil.

Aksine, dış saldırı çoğu zaman içeride millî birlik refleksini güçlendiriyor.

Eğer öncelik nükleer ve füze kapasitesini geriletmekse, bu hedef askeri operasyonlarla geçici olarak sağlansa bile kalıcı çözüm yine masada aranacak.

Tarih, askeri baskının sonunda diplomasiye dönüldüğünü defalarca gösterdi.

Peki bu savaş dört hafta içinde sulhla sonuçlanabilir mi?

Teorik olarak evet. Ancak bunun için dört kritik hatanın düzeltilmesi gerekiyor:

1- Hedefin netleştirilmesi: ABD’nin önceliği rejim değişikliği mi, caydırıcılık mı, yoksa sınırlı bir mesaj mı?
2- İstihbarat ile söylem arasındaki uçurumun kapatılması: Kamuoyuna sunulan gerekçeler ile teknik raporlar örtüşmezse, destek hızla erir.
3- Bölgesel aktörlerin rolü: İran yalnız gibi gözükse de yalnız olmadığı zamanla görülecek; vekil güçler ve müttefik ağları üzerinden karşılık vermesi kuvvetle muhtemel.
4- Diplomasi kapısının açık tutulması: Ateşkes çoğu zaman savaşın ortasında başlar; arka kapı diplomasisi işler.

Bugün gelinen noktada savaşın seyri, askeri kapasiteden çok siyasi iradeye bağlı.

Taraflar azami hedeflerinden geri adım atıp asgari güvenlik garantilerine razı olursa, kısa sürede ateşkes mümkün.

Aksi halde, başlangıçta “sınırlı” görünen müdahale, bölgesel bir yangına dönüşebilir.

Uluslararası sistemin kırılgan olduğu bir dönemde atılan her kurşun yalnızca hedefini değil, küresel dengeleri de sarsıyor.

Bu saatten sonra asıl soru artık şu:
Bu savaş bir stratejik zorunluluk muydu, yoksa diplomasi masasından erken kalkmanın bedeli mi?

Yanıt, muhtemelen cephede değil, müzakere odalarında şekillenecek. Haklının da kim olduğu o zaman anlaşılacak.