Ortadoğu’nun kadim coğrafyası, tarih boyunca nice fırtınalara sahne oldu; imparatorlukların yükselişine ve çöküşüne tanıklık etti.

Bugün ise bu coğrafya, bir kez daha tehlikeli bir kırılma noktasına doğru sürükleniyor.

Gözlemler, Ortadoğu'da kıyamet alametlerinin belirdiği yönünde.

Bölgedeki gerilim, yalnızca yerel aktörlerin değil, küresel güçlerin de müdahil olduğu karmaşık bir satranç tahtasına dönüşmüş durumda.

Özellikle İsrail ve ABD politikalarının yangını söndürmek yerine alevleri harladığı yönündeki eleştiriler giderek daha fazla dile getiriliyor.

Son dönemde İran’ın enerji altyapısı dahil hava alanlarına, sivil halkın yaşadığı yerleşim yerlerine yönelik saldırılar, yalnızca ekonomik bir hedefin ötesinde, stratejik bir mesaj niteliği taşıyor.

Enerji tesisleri, bir ülkenin can damarlarıdır; bu damarlara yönelen her darbe, sadece o ülkeyi değil, küresel dengeleri de sarsar.

İran gibi bölgesel etkisi yüksek bir aktör söz konusu olduğunda, bu tür saldırıların yankısı Basra Körfezi’nden tüm dünyaya uzanır.

Bu noktada asıl endişe verici olan, gerilimin kontrollü bir kriz olmaktan çıkıp zincirleme bir çatışmaya dönüşme ihtimalidir.

Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri, bu denklemin en hassas parçalarıdır.

Bu ülkeler, hem ekonomik güçleri hem de jeopolitik konumları nedeniyle yalnızca bölgesel değil, küresel istikrarın da anahtar aktörleri arasında yer alır.

Ancak tarih bize şunu defalarca göstermiştir:
Büyük güçlerin rekabetinde, bölgesel aktörlerin aceleyle taraf olması çoğu zaman telafisi imkânsız sonuçlar doğurur.

Bugün atılacak yanlış bir adım, yarın geri dönülmesi mümkün olmayan bir yola dönüşebilir.

Körfez ülkelerinin en büyük sınavı da tam burada yatıyor:
Kısa vadeli stratejik kazançlar uğruna uzun vadeli istikrarı riske atmamak.

Ortadoğu’nun kaderi, dış müdahalelerle şekillenmek zorunda değildir.

Bölge ülkeleri, kendi aralarında diyalog ve iş birliği mekanizmaları kurarak bu gerilimleri pekâlâ yönetebilir.

Zira aynı coğrafyanın insanları olarak paylaşılan tarih, kültür ve ekonomik bağlar; çatışmadan çok uzlaşıyı mümkün kılar.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, daha fazla silah, daha fazla saldırı ya da daha sert söylemler değil; sağduyu, diplomasi ve stratejik sabırdır.

Gerilimlerin tırmandığı her an, sadece bir ülkenin değil, tüm dünyanın geleceği biraz daha belirsizleşir.

Enerji yollarının, ticaret hatlarının ve milyonlarca insanın yaşamının bu kadar iç içe geçtiği bir çağda, bölgesel bir çatışmanın küresel bir krize dönüşmesi an meselesidir.

Bu nedenle Körfez ülkelerinin, kendilerini büyük güçlerin oyun planlarının bir parçası hâline getirmek yerine, bağımsız ve dengeli bir politika izlemeleri hayati önem taşır.

Ateşe odun taşımak kolaydır; zor olan, o ateşi söndürmektir.

Ve bugün Ortadoğu’nun ihtiyacı olan da tam olarak budur. Alevleri büyüten değil, söndüren bir irade.

Eğer bu irade ortaya konulamazsa, tarih bir kez daha aynı acı cümleyi yazacaktır:
Uyarılar vardı, fakat dinlenmedi.