İnsan, hayatını zamanın ince çizgileri üzerinde yürüyerek sürdürür. Doğumun bir vakti vardır, ölümün bir vakti… Güneşin doğuşu da batışı da belirli bir nizam içindedir.
Mevsimler bile kendi sırasını bekler; hiçbir bahar kışı aceleyle kovmaz, hiçbir yaz sonbaharın önüne geçmez.
Bu düzen, varoluşun en derin hakikatlerinden biridir:
Her şey vaktinde güzeldir.
Bu ilahi denge, ibadet hayatımızda da kendini açıkça gösterir.
Namazın vakti vardır, orucun vakti vardır, duanın bile en makbul olduğu anlar vardır.
Mü’min, bu vakitlerin bilinciyle hareket eder; zamanın kıymetini bilir, ona riayet etmeyi bir sorumluluk sayar.
Zira vakte saygı, aslında hem Yaradan’a hem de yaratılmışlara saygının bir tezahürüdür.
Ne var ki, camilerimizde zaman zaman bu hassasiyetin göz ardı edildiğine şahit oluyoruz.
Özellikle cuma ve bayram namazları öncesinde, yahut teravih öncesinde yapılan vaazların, ezan okunmasına rağmen uzayıp gitmesi, cemaatte huzursuzluk oluşturmaktadır.
Oysa ezan, yalnızca bir çağrı değil; aynı zamanda bir sınırdır. Sözün durması, kalbin dinlemeye geçmesi gereken kutsal bir eşiktir.
Ezanın sesine rağmen devam eden konuşmalar, farkında olmadan bu eşik duygusunu zedeler.
O an cemaat içinde farklı durumlar yaşayan insanlar vardır:
Abdesti sıkışanlar, işe yetişmeye çalışanlar, yolculuğa çıkacak olanlar…
Her birinin kendi hayat akışı içinde planladığı bir zamanı vardır.
İbadet için camiye gelen bir insanın, ibadet dışında bir sebeple zor durumda bırakılması, dinin özündeki kolaylık ve merhamet anlayışıyla da örtüşmez.
Burada asıl mesele, vaazın varlığı değil; süresinin ve zamanlamasının doğru ayarlanamamasıdır.
Söz elbette kıymetlidir, öğüt değerlidir, hatırlatmak güzeldir.
Ancak sözün tesiri, uzunluğundan değil, yerinde ve zamanında söylenmesinden doğar.
Gereğinden fazla uzayan her konuşma, bir noktadan sonra dinleyenin dikkatini dağıtır, mesajın etkisini zayıflatır.
Bu nedenle din görevlilerimize küçük ama önemli bir öneri sunmak gerekir:
Vaazlar, ezandan en az 30-20 dakika önce başlayacak şekilde planlanmalı ve bu süre içinde tamamlanmalıdır.
Giriş, gelişme ve sonuç bölümleri bu çerçevede kurgulanmalı; konu, dağılmadan ve uzatılmadan aktarılmalıdır.
Ezan başladığı anda ise konuşmaya ara verilerek, o kutsal çağrıya gereken saygı gösterilmelidir. Cemaatin ezanı huşu içinde dinlemesine fırsat tanınmalıdır.
Ezan bittikten sonra, eğer gerekliyse, vaazın özeti birkaç cümleyle ifade edilebilir.
Duyurular kısa ve net bir şekilde yapılmalı, ardından söz uzatılmadan tamamlanmalıdır.
Çünkü bazen en etkili söz, en kısa olandır.
Unutulmamalıdır ki, çok konuşmak her zaman çok fayda sağlamak anlamına gelmez.
İnsan zihni sınırlıdır; anlatılan her şey aynı ölçüde karşılık bulmaz.
Asıl olan, dinleyenin kalbinde iz bırakacak kadar konuşabilmektir.
Bu da ölçüyle, dengeyle ve zaman bilinciyle mümkündür.
Cami, sadece ibadet edilen bir mekân değil; aynı zamanda huzurun, düzenin ve nezaketin de temsil edildiği bir yerdir.
Burada sergilenen her davranış, topluma örnek olur.
Zamanı doğru kullanmak ise bu örnekliğin en önemli parçalarından biridir.
Belki de yeniden hatırlamamız gereken en basit hakikat şudur:
Zaman, bize emanet edilmiştir. Ve emanete riayet, en büyük erdemlerden biridir.
