Ortadoğu’nun haritasına yukarıdan bakıldığında, ilk göze çarpan şey sınırlar değil; kırılganlık.

Renklerle ayrılmış ülkelerin altında, birbirine geçmiş korkular, yarım kalmış hesaplaşmalar ve en çok da eksik bırakılmış bir duygu yatıyor: Güven.

Yıllardır diplomasi masalarında aynı kelimeler dolaşıyor: İş birliği, istikrar, barış, ortak çıkarlar.

Fakat bu kelimeler, çoğu zaman bir metnin süsü olmaktan öteye geçemiyor. Çünkü bu coğrafyada mesele yalnızca anlaşma yapmak değil; anlaşmaya inanmak...

Belki daha da zoru, karşındakinin de o anlaşmaya sadık kalacağına güvenmek.

Antalya’da yapılan son diplomasi buluşmasında dile getirilen sözler, aslında bu gerçeğin açık bir itirafı gibiydi.

İttifak ihtimalleri, yeni denklemler, değişen ilişkiler… Hepsi mümkün.

Hatta akılcı. Ama bir o kadar da kırılgan... Çünkü Ortadoğu’da ittifaklar çoğu zaman kalıcı dostluklardan değil, geçici ihtiyaçlardan doğar.

İhtiyaç ortadan kalktığında ise geriye çoğu zaman eski şüpheler kalır.

Bugün İsrail ile Arap dünyası arasında konuşulan normalleşme adımları, birkaç yıl öncesine kadar tahayyül bile edilemezdi.

Türkiye’nin bölgesel rolüne yapılan vurgu, yine aynı şekilde geçmişin gerilimlerini hatırlayanlar için dikkat çekici. Fakat tüm bu gelişmelerin ortak bir sınavı var: Güven inşa edilebilecek mi?

Çünkü güven, diplomatik metinlere yazılarak oluşmaz.

Güven, zamanla, tutarlılıkla ve en önemlisi kriz anlarında verilen tepkilerle şekillenir. Bir ülke barış zamanında verdiği sözlerden çok, kriz anında attığı adımlarla ölçülür.

Ortadoğu’nun hafızası ise bu konuda oldukça dolu; verilen sözlerin tutulmadığı, ittifakların bir gecede yön değiştirdiği sayısız örnekle.

Bu yüzden bölge halklarının zihninde hep aynı soru dolaşıyor: “Acaba?”

Acaba bu yakınlaşma kalıcı mı?
Acaba bu iş birliği gerçekten karşılıklı mı?
Acaba ilk kriz anında kim, hangi tarafı seçecek?

Bu “acaba”lar ortadan kalkmadan, en parlak diplomatik hamleler bile eksik kalmaya mahkûm. Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir. Barış, tarafların birbirinden emin olduğu bir psikolojik iklimdir. Bu iklim, söylemlerle değil, uzun vadeli davranışlarla inşa edilir.

Türkiye’nin son yıllarda vurguladığı “güven temelinde konuşabilen ülke” olma iddiası, tam da bu noktada anlam kazanıyor. Zira bölge, artık yalnızca güçlü aktörlere değil, güvenilir aktörlere ihtiyaç duyuyor.

Arabuluculuk, kolaylaştırıcılık ve denge kurma çabaları; askeri güçten çok siyasi güvenilirlikle değer kazanıyor.

Ancak burada da kritik bir eşik var: Güven tek taraflı bir erdem değildir.

Bir ülkenin güvenilir olması kadar, diğerlerinin de güvenmeye hazır olması gerekir.

Ortadoğu’nun belki de en derin sorunu tam olarak burada yatıyor.

Herkes temkinli, herkes ihtiyatlı, herkes bir adım atmadan önce diğerinin iki adım atmasını bekliyor.

Sonuçta ortaya çıkan tablo, hareket eden ama ilerlemeyen bir süreci andırıyor. Diplomasi var, temas var, görüşmeler var… ama içten içe çözülemeyen bir tereddüt de var.

Oysa bu coğrafya artık yorgun. Savaşların, vekalet çatışmalarının, bitmeyen gerilimlerin yükünü taşıyacak gücü de sabrı da azalıyor.

Ekonomik kalkınma, toplumsal huzur ve gelecek umudu; hepsi aynı şarta bağlı: İstikrar... İstikrarın temeli de güven.

Belki de artık şu soruyu daha yüksek sesle sormak gerekiyor:
Barış istiyor muyuz, yoksa sadece çatışmasızlık mı?

Çünkü çatışmasızlık, silahların geçici suskunluğudur. Barış ise kalıcı bir güven halidir.

Ortadoğu’nun önünde hâlâ bir fırsat var. Yeni ittifak ihtimalleri, değişen küresel dengeler ve yorgun düşmüş toplumların artan barış talebi…

Bunların hepsi, doğru değerlendirildiğinde tarihi bir dönüşümün kapısını aralayabilir.
Ama o kapının anahtarı ne askeri güçte ne ekonomik kapasitede.
O anahtar, hâlâ en zor bulunan şeyde saklı: Güven.