“Eline fırsat geçmemiş insan, tesadüfen doğru kalmış insandır.”

Ahlakın, dürüstlüğün ve sadakatin zorlu sınavlarla sınanmadığı konfor alanlarında edilen büyük lafların hiçbir hükmünün kalmadığı bir zamandan geçiyoruz.

Sınanmamış bir masumiyet erdem midir, yoksa sadece henüz karşısına çıkmamış bir kışkırtmanın, bir cazibenin eksikliği mi?

Bunu sormak zorundayız.

Çünkü geldiğimiz nokta itibarıyla kendimize ve topluma tuttuğumuz aynalardaki çatlaklar derinleşiyor.

Almanya’da gurbeti vatan kılan, çileyle, alın teriyle ve sarsılmaz ilkelerle temelleri atılan bir toplumun bugün geldiği aşamaya baktığımızda aynı çaresiz soru yankılanıyor:

Kime ne diyeceğiz? Kime ne söyleyeceğiz? Kime, neyi anlatacağız?

Ortam öyle bir hâle geldi ki kelimelerin hükmünü yitirdiği, değerlerin altının boşaltıldığı bir sessizlik ve ilgisizlik sarmalındayız.

Herkesin haklı olduğu, herkesin kendi ahlakını kendi çıkarlarına göre tanımladığı bu iklimde konuşmak, adeta boşa kürek çekmek gibi geliyor.

Peki, biz bu noktaya nasıl geldik? Nerede kırıldık, nerede eksildik?

Yanıtı belki de üç temel sacayağında gizli: Masada, kasada ve nisa’da kaybettik.

1. Masada Kaybettik: Müzakereyi ve Birlikteliği Yitirdik

Siyaset masalarına, cemiyet masalarına, iş masalarına…

Ancak o masalarda temsil ettiğimiz ruhu, ortak dertlerimizi ve birbirimize olan samimiyetimizi unuttuk.

Masada uzlaşmayı değil, çatışmayı; birlikte güçlenmeyi değil, küçük iktidar alanları kurmayı tercih ettik.

Masada birbirimizin kuyusunu kazarken ortak geleceğimizi masada bıraktık.

2. Kasada Kaybettik: Helali ve Dengeyi Yitirdik

Alın teriyle yükselen bir neslin ardılları olarak paranın ve gücün getirdiği sınava yenik düştük.

“Kasa” elimize geçtiğinde helal ile haram arasındaki o ince çizgi bulanıklaştı.

Zenginleştikçe erdemli kalmayı başaramadık; aksine, imkânlar arttıkça dürüstlüğümüzün sadece imkânsızlıktan kaynaklanan bir zorunluluk olduğunu fark ettik.

Gücü bulanın değiştiği, kasanın başına geçenin kimliğinin unutulduğu dönüştürücü bir çarkın içinde savrulduk.

3. Nisa’da Kaybettik: Mahremiyeti ve Aileyi Yitirdik

Toplumun kalbi ve temeli olan aile yapımızda, mahremiyet ve sadakat anlayışımızda derin çatlaklar oluştu.

“Nisa”da, yani ilişkilerimizde, kadın-erkek hukukunda, sevgi ve saygı zemininde kaybettik.

Sosyal medyanın, tüketim kültürünün ve bireyselleşmenin getirdiği yozlaşma, en sağlam durması gereken kalemizi, yani aileyi, içten içe kemirdi.

Sadakati sadece seçeneksizlikten ibaret gören anlayış, imkânlar genişlediğinde ilk feda edilen şeyin vefa olduğunu gösterdi.

Şimdi dönüp etrafımıza bakalım:

Kime örnek olacaksın? Kime ne? Neyi anlatacaksın?

Kendi değerlerini temsil edemeyen bir toplum, gençlerine hangi meşaleyi devredebilir?

Kendi içinde doğruluğu, şeffaflığı ve dürüstlüğü sağlayamamış bir yapı, yaşadığı topluma nasıl yön verebilir?

“Eline fırsat geçmemiş insan, tesadüfen doğru kalmıştır.” sözü, yüzümüze tokat gibi çarpan bir hakikattir.

Asıl erdem; masadayken adil kalabilmek, kasadayken helalden sapmamak, sınandığında değerlerini satmamaktır.

Eğer Türk toplumu olarak yeniden bir geleceğe ve saygınlığa yelken açmak istiyorsak önce masadaki adaleti, kasadaki helali ve ailedeki mahremiyeti yeniden inşa etmek zorundayız.

Aksi takdirde kime ne anlatırsak anlatalım, boşlukta kaybolan yankılardan öteye geçemeyiz.

Şirvan Ünal

UHAD – Uluslararası Hak Arama Derneği Almanya Genel Başkanı