Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), 22 Ekim 2026 tarihli Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında politika faizini 100 baz puan indirerek yüzde 37’den yüzde 36’ya çekti. Böylece yaklaşık dokuz ay aradan sonra ilk faiz indirimi gerçekleştirilmiş oldu. Önceki toplantılarda enflasyon görünümüne ilişkin riskler nedeniyle temkinli duruşunu koruyan Merkez Bankası, bu kararla birlikte faiz indirim sürecine yeniden başlamış oldu.
Yılın ilk PPK toplantısı olan 22 Ocak’tan bu yana sabit tutulan politika faizinin yeniden aşağı yönlü hareket etmesi kadar, karar metninde kullanılan ifadeler de dikkat çekti. Banka, “Adımların büyüklüğü ve zamanlaması enflasyon görünümü odaklı, toplantı bazlı ve ihtiyatlı bir yaklaşımla belirlenecektir” ifadesiyle, önümüzdeki dönemde faiz kararlarının seyrine ilişkin net bir taahhütte bulunmaktan kaçındı.
Ekonomistler karar metnini farklı şekillerde yorumladı. Bazı değerlendirmelerde önceki açıklamalara kıyasla daha şahin bir ton öne çıkarken, bazı yorumlarda ise faiz indirimlerinin devam edebileceğine işaret eden, ancak indirimlerin büyüklüğü ve sıklığı konusunda kesin bir yönlendirme içermeyen bir yaklaşımın benimsendiği vurgulandı. Bu çerçevede Merkez Bankası, faiz indirimine kapıyı açık tutarken para politikasının seyrini enflasyon görünümündeki gelişmelere bağlı tutacağının da altını çizmiş oldu.
Faiz İndirimi Reel Sektöre Nasıl Yansıyacak?
Faiz indirimlerinin yeniden başlaması, özellikle finansman maliyetlerinin uzun süredir yüksek seyrettiği reel sektör açısından önemli bir gelişme. Son dönemde yüksek kredi faizleri, şirketlerin işletme sermayesi ihtiyaçlarını karşılamasını zorlaştırırken yeni yatırım kararlarının da ertelenmesine neden oldu.
Ancak politika faizindeki düşüşün ticari kredi faizlerine hangi hızda yansıyacağını tahmin etmek zor olacaktır. Bankaların fonlama maliyetleri, likidite koşulları ve kredi büyümesine yönelik düzenlemeler, önümüzdeki dönemde kredi faizlerinin seyrini belirlemeye devam edecek.
Bana göre faiz indirimlerinin reel sektör üzerindeki asıl etkisini önümüzdeki aylarda daha net göreceğiz. Özellikle güçlü bilanço yapısına sahip, borçluluk seviyesini kontrol altında tutabilen ve nakit akışını doğru yöneten şirketlerin bu süreçten daha hızlı faydalanabileceğini düşünüyorum.
Bununla birlikte, ekonomik büyümenin sürdürülebilirliği açısından yalnızca finansman maliyetlerinin düşmesi yeterli değil. Şirketlerin uzun vadeli yatırım kararları alabilmesi için enflasyonda kalıcı bir gerileme ve öngörülebilir bir ekonomik ortamın sağlanması da büyük önem taşıyor.
Para Piyasası Fonlarının Cazibesi Devam Edecek mi?
Son dönemde yatırımcıların en fazla tercih ettiği araçlardan biri hiç şüphesiz para piyasası fonları oldu. Yüksek faiz ortamında görece düşük risk ve likidite avantajıyla öne çıkan bu fonlar, kısa vadeli birikimlerini değerlendirmek isteyen yatırımcıların önemli tercihlerinden biri haline geldi.
Ancak son aylarda fon piyasasında yaşanan gelişmeler, yatırımcıların bu araçlara yönelik bakış açısını da etkiledi. Fonlara ilişkin düzenlemeler ve bazı fonlarda yaşanan sorunlar yatırımcı güveninin ve fonların portföy yapısının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu süreçte para piyasası fonlarından önemli tutarda çıkışlar yaşanırken Ekim ayında sınırlı da olsa toparlanma emareleri görüldü
Diğer taraftan Merkez Bankasının yeniden faiz indirimlerine başlamasıyla birlikte para piyasası fonlarının gelecekte sağlayacağı getiriler de tartışılmaya başlandı. Faiz indirimlerinin devam etmesi durumunda bu fonların getirilerinde kademeli bir gerileme yaşanması beklenebilir. Ancak burada asıl önemli olan yatırımcıların elde ettiği nominal getiriden ziyade enflasyon karşısında ne kadar reel getiri sağlayabildiği olacaktır.
Borsa İstanbul’da Faiz İndirimi Neden Yeterli Olmadı?
Normal şartlarda faiz indirimleri, hisse senedi piyasaları açısından olumlu değerlendirilir. Şirketlerin finansman maliyetlerinin azalması ve sabit getirili yatırım araçlarının cazibesinin zamanla gerilemesi, borsaya yönelik ilgiyi artırabilir.
Ancak son faiz kararının ardından Borsa İstanbul’da yaşanan satışlar, piyasanın yalnızca faiz kararlarına bağlı hareket etmediğini bir kez daha gösterdi. BIST 100 endeksi, 19-23 Ekim haftasını yüzde 5,16 değer kaybıyla tamamladı.
Burada yatırımcıların beklentileri de önemli bir rol oynuyor. Piyasaların önceden fiyatladığı bir faiz indiriminin açıklanması, her zaman yeni bir yükselişin başlangıcı anlamına gelmeyebilir. Özellikle küresel risk iştahının zayıfladığı ve ekonomik belirsizliklerin devam ettiği dönemlerde faiz indirimlerinin borsa üzerindeki olumlu etkisi sınırlı kalabilir.
Bana göre önümüzdeki dönemde Borsa İstanbul açısından belirleyici olacak unsurların başında şirket bilançoları, yabancı yatırımcı ilgisi ve faiz indirimlerinin devamlılığı geliyor. Özellikle finansman giderleri yüksek olan şirketler açısından faizlerin gerilemesi önemli bir avantaj sağlayabilir. Ancak burada da şirketlerin borçluluk yapılarının ve operasyonel kârlılıklarının dikkatle incelenmesi gerekiyor.
Orta ve uzun vadede faiz indirimlerinin hisse senedi piyasasını destekleyebileceğini düşünüyorum. Bununla birlikte, bütün şirketlerin aynı ölçüde olumlu ayrışmasını beklemek doğru olmayacaktır. Önümüzdeki dönemde endeksin genel hareketinden ziyade doğru sektör ve şirket seçiminin daha fazla önem kazanacağı kanaatindeyim.
Altında Sert Düşüş: Yeni Bir Fırsat mı, Yoksa Risk mi?
Altın tarafında ise son dönemde yaşanan sert geri çekilme dikkat çekiyor. Uzun süredir yatırımcıların güvenli liman olarak değerlendirdiği altında, küresel gelişmelerin etkisiyle önemli fiyat dalgalanmaları yaşanıyor. Nitekim 19-23 Ekim haftasında gram altın yüzde 4,18 değer kaybetti.
Altın fiyatlarının yönünü belirleyen unsurların başında ABD Merkez Bankası’nın faiz politikası, doların küresel seyri, jeopolitik gelişmeler ve merkez bankalarının altın talebi geliyor. Özellikle ABD’deki faiz beklentilerinde yaşanan değişimler, altın fiyatlarında kısa sürede önemli hareketlere neden olabiliyor.
Bununla birlikte, altınla ilgili son dönemde dikkatimi çeken bir başka gelişme daha var. ABD merkezli Marathon Fusion şirketi, nükleer füzyon teknolojisi kullanılarak civanın altına dönüştürülmesine yönelik bir yöntem üzerinde çalışıyor. Henüz ticari ölçekte uygulanmayan bu teknoloji, gelecekte altın üretiminde farklı bir dönemin kapısını aralayabilir.
Ancak burada önemli bir ayrıntı bulunuyor. Bu yöntemle üretilmesi öngörülen altının radyoaktif izotoplar içerebilmesi nedeniyle, güvenli şekilde piyasaya sunulmadan önce 18 yıla kadar bekletilmesi gerekebileceği ifade ediliyor. Ayrıca üretimin ekonomik açıdan uygulanabilirliği ve büyük ölçeklere ulaşıp ulaşamayacağı da henüz belirsiz.
Dolayısıyla bu gelişmenin bugün altın fiyatları üzerinde doğrudan belirleyici olduğunu söylemek doğru olmayacaktır. Ancak uzun vadede altının arz yapısını değiştirme ihtimali nedeniyle yakından takip edilmesi gereken teknolojik gelişmelerden biri olduğunu düşünüyorum.
Altının değerini belirleyen en önemli özelliklerinden biri sınırlı arzı. Gelecekte teknolojik gelişmelerin altın üretimini ekonomik ve ticari açıdan mümkün hale getirmesi durumunda, bunun fiyatlar üzerinde nasıl bir etki yaratacağı ayrıca tartışılması gereken bir konu olacaktır.
Mevcut piyasa koşullarına döndüğümüzde ise altındaki son geri çekilmenin yatırımcılar açısından hem risk hem de fırsat barındırdığını düşünüyorum. Ancak düşen her fiyatın doğrudan alım fırsatı olarak değerlendirilmemesi gerekiyor.
Özellikle kısa vadeli dalgalanmaların devam edebileceği dikkate alındığında, altının portföylerde belirli bir ağırlıkla korunması ve yeni alımların kademeli yapılması daha dengeli bir yaklaşım olabilir.
Peki, Yatırımcı Önümüzdeki Dönemde Nasıl Hareket Etmeli?
2026 yılının son çeyreğine girerken yatırım araçlarının birbirinden farklı performanslar sergilediğini görüyoruz. Bir tarafta faiz indirimleriyle birlikte getirilerinin kademeli olarak gerilemesi beklenen para piyasası fonları, diğer tarafta sert dalgalanmaların yaşandığı altın ve hisse senedi piyasaları bulunuyor.
Bana göre önümüzdeki dönemde tek bir yatırım aracının sürekli ön plana çıktığı bir piyasa yerine, ekonomik gelişmelere bağlı olarak farklı yatırım araçlarının dönemsel olarak ayrıştığı bir süreç görebiliriz.
Bu nedenle yatırımcıların yalnızca kısa vadeli fiyat hareketlerine odaklanmasını doğru bulmuyorum. Portföylerde belirli bir oranda TL faiz getirisi sağlayan araçların korunması, altın ve hisse senedi yatırımlarının ise risk tercihlerine uygun şekilde kademeli olarak değerlendirilmesi daha dengeli bir strateji olabilir.
Özellikle faiz indirimlerinin devam ettiği bir senaryoda, bugüne kadar ağırlıklı olarak sabit getirili araçlarda değerlendirilen tasarrufların bir bölümünün zaman içerisinde farklı yatırım araçlarına yönelmesi mümkün.
Ancak burada en önemli konunun zamanlama olduğunu düşünüyorum. Faizlerin düşmesi tek başına borsanın yükseleceği ya da altının değer kazanacağı anlamına gelmiyor. Küresel gelişmeler, enflasyon beklentileri ve yatırımcı davranışları fiyatlamalarda belirleyici olmaya devam edecek.
Sonuç Olarak
Dokuz aylık aranın ardından gelen faiz indirimi, Türkiye ekonomisi açısından önemli bir gelişme. Ancak bu kararın tek başına ekonomik dengeleri değiştirmesini beklemek gerçekçi olmayacaktır.
Önümüzdeki dönemde Merkez Bankası’nın faiz indirimlerine hangi hızda devam edeceği kadar, enflasyondaki düşüşün ne ölçüde kalıcı olacağı da önem taşıyor.
Reel sektör açısından finansmana erişimin kolaylaşması, yatırımcılar açısından ise değişen faiz ortamına uygun bir portföy oluşturulması ön plana çıkacak.
Benim beklentim, önümüzdeki dönemde yatırım araçları arasındaki ayrışmanın devam edeceği yönünde. Bu nedenle yatırımcıların bütün birikimlerini tek bir yatırım aracına yönlendirmek yerine, risklerini dağıtarak hareket etmelerinin daha sağlıklı olacağını düşünüyorum.