Bugün Kurban Bayramı’nın ikinci günü.
Mahalle aralarında hâlâ telaş var.
Kasap dükkânlarının önünde uzun kuyruklar…
İnsanların ellerinde ağır ağır sallanan büyük poşetler…
Apartmanların pencere aralıklarından yükselen kavurma kokuları…
Balkonlardan sarkan telaşlı sesler…
Bir yanda et doğrama tahtalarının gürültüsü, diğer yanda sosyal medyada dolaşan “Kurban eti nasıl pay edilir?” başlıklı paylaşımlar…
Ama insan ister istemez kendi kendine soruyor:
Kurban gerçekten yalnızca et midir?
Bir hayvanın kesilmesiyle tamamlanan bir ibadet midir kurban?
Yoksa kurban, insanın kendi nefsini Allah’ın rızası önünde diz çöktürmesi midir?
Bugün ne yazık ki birçok evde kurbanın maneviyatından çok kilosu konuşuluyor.
Kaç kilo çıktı,
Ne kadar kıyma oldu,
Sucukluk ayrıldı mı,
Derin dondurucu yetti mi…
Bayramın ruhu bazen buhar olup kavurma tencerelerinden göğe yükselirken, fakirin kapısı sessiz kalıyor.
Oysa kurban, İslâm’ın en derin sosyal ibadetlerinden biridir.
Çünkü kurban yalnızca “kesmek” değildir.
Kurban, paylaşmaktır.
Kurban, kardeşliktir.
Kurban, tok olanın aç olanı düşünmesidir.
Kurban, kendi çocuğuna et pişirirken mahallenin yetim çocuğunu da aklına getirebilmektir.
Hz. İbrahim’in (A.S.) sadâkatiyle başlayan bu ibadet, yalnızca bıçağın ete değmesi değildir; insanın kalbinin merhamete değmesidir.
Bugün bazı sofralarda etler üst üste dizilirken, bazı evlerde çocuklar hâlâ sadece kokusunu duyuyor bayramın…
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Eğer kurbanın eti yalnızca aynı evin buzdolabına giriyorsa…
Eğer komşunun tenceresi boş kalıyorsa…
Eğer fakirin kapısı çalınmıyorsa…
Eğer yaşlı bir dul kadın “Bu bayram da et gelmedi” diyorsa…
O zaman insan kendine şu soruyu sormalıdır:
Bu ibadetin ruhundan bize ne kaldı?
Elbette kurban kesen herkes kötü niyetli değildir. İnsanlar ibadetini yerine getirmek ister. Allah rızası için keser. Buna kimsenin sözü olamaz. Ancak ibadetin şekli kadar ruhu da önemlidir. Çünkü din, yalnızca görüntü dini değildir; vicdan dinidir.
Diyanet’in pay oranlarını anlatması güzeldir.
Fıkıh kitaplarında kurban etinin nasıl dağıtılacağı yazılıdır.
Bir kısmı eve ayrılır, bir kısmı eşe dosta, bir kısmı ihtiyaç sahibine verilir denilir.
Fakat mesele sadece “oran” meselesi değildir.
Mesele şudur:
Bir kurban, bir yüreği sevindirebildi mi?
Çünkü Allah’a ulaşan ne etlerdir ne kanlar…
Kur’an’ın açık hükmüyle Allah’a ulaşan yalnızca takvadır, yani kalbin samimiyetidir.
Bugün modern hayat, ibadetleri bile gösteriş yarışına çevirmeye başladı. Sosyal medya paylaşımlarında et tepsileri sergileniyor.
Sanki kurban bir ibadet değil de bereket fotoğrafçılığına dönüşüyor.
İnsanlar dağıttığı eti değil, çektiği videoyu konuşuyor artık.
Oysa gerçek hayr gürültüsüz, patırtısız, sessiz olur.
Gerçek iyilik kapıyı çalıp eti bırakıp geri dönmektir.
Mahcup etmeden vermektir.
Alan elin onurunu incitmemektir.
Kimseye hissettirmeden bir sofraya umut olabilmektir.
Eskiden mahalle kültüründe kurban farklıydı.
Çocuklar ellerinde küçük tabaklarla komşu kapılarını dolaşırdı.
Bir evden ciğer gelir, diğer evden kavurma giderdi.
Kimsenin buzdolabı büyük değildi ama gönüller genişti.
Şimdi derin dondurucular büyüdü…
Ama bazı kalpler küçüldü.
İşte insanı düşündüren de budur.
Kurban Bayramı, yalnızca et bayramı değildir.
Merhametin bayramıdır.
Hatırlamanın bayramıdır.
Unutulan fakirin yeniden fark edilmesidir.
Kapısı çalınmayanın kapısını çalmaktır.
Belki de bugün en çok kesilmesi gereken şey, insanın kendi bencilliğidir.
Çünkü kurban, sadece koyun kesmek değildir.
Kurban, cimriliği kesmektir.
Kurban, kibri kesmektir.
Kurban, “Bana yeter” diyen nefsi kesmektir.
Unutulmamalıdır ki;
Bir evden yükselen kavurma kokusu, eğer bir yoksulun içini sızlatıyorsa, orada bayram eksik yaşanıyor demektir.
Asıl bayram;
Bir yetimin duasında,
Bir fakirin tebessümünde,
Bir komşunun “Allah razı olsun” deyişinde saklıdır.
İşte kurbanın gerçek bereketi de tam burada başlar.
