Bir zamanlar bu ülkede en kolay bulunan şeylerden biri boş kütüphane koltuğuydu.
Hatta “boş koltuk” demek bile fazla iddialı olurdu; çünkü koltuğun boş olması için önce orada bir kütüphane bulunması gerekirdi.
Uzun yıllar boyunca aynı cümleyi tekrar edip durduk: “Kütüphane var, okur yok.”
Bu söz öyle çok tekrarlandı ki zamanla bir kanaate, sonra da bir hükme dönüştü.
İnsanlar okumuyor, gençler kitap yüzü açmıyor, ekranlar kitapları yenmiş, dijital dünya kâğıdı sürgüne göndermişti. Kahvehaneler dolu, kütüphaneler boştu. En azından biz böyle sanıyorduk.
Derken bugün bir gazetede kütüphanelerle alakalı bir haber çıktı karşıma:
Kütüphanelerde yoğunluk nedeniyle yer bulunamıyormuş. Bazı yerlerde ise kullanıcılar doluluk oranlarını internetten takip ediyormuş.
Öğrenciler kapıda sıra bekliyorlarmış.
Kitap okumak için gelenlerle ders çalışmak için gelenler aynı masaları paylaşmaya çalışıyorlarmış. Üstelik mesele tek bir şehirle sınırlı değilmiş
Evet, ülke genelinde kütüphane kullanıcılarının sayısı her geçen yıl artıyor. Halk kütüphanelerinden yararlananların sayısı artık milyonlarla ifade ediliyor.
Doğrusu bu habere şaşırdım.
Ama sevincim, şaşkınlığımdan daha büyüktü.
Çünkü bir toplum adına bundan daha güzel hangi sorun yaşanabilir?
Düşünün… İnsanların kitap okumak, araştırmak, öğrenmek veya ders çalışmak için sıra beklediği bir memlekette yaşıyoruz.
Kimi sınava hazırlanıyor,
Kimi akademik çalışma yapıyor,
Kimi sessizlik arıyor,
Kimi sadece bir kitabın sayfaları arasında birkaç saat geçirmek istiyor.
Sebep ne olursa olsun, insanlar kütüphanelere gidiyor.
Belki de uzun zamandır yanlış soruyu soruyorduk. Sorun “insanlar neden okumuyor” değildi. Sorun, okuyan insanları ne kadar görebildiğimizdi.
Çünkü okuyan insan sessizdir.
Bir kitabın başına oturan manşet olmaz.
Sosyal medyada bağıranlar görünür, kitap sayfaları arasında kaybolanlar görünmez.
Bir ülkenin kültürel nabzını yalnızca ekranlardan ölçmeye kalkarsanız, kütüphanelerde büyüyen sessiz kalabalığı fark edemezsiniz.
Bugün kütüphanelerde yaşanan yoğunluk aslında çok ilginç bir gerçeği gösteriyor:
İnsanlar yalnızca bilgi aramıyor.
Mekân arıyorlar.
Sessizlik arıyorlar.
Dikkatlerini dağıtmayacak bir köşe arıyorlar.
Evde televizyon açık.
Telefonda bildirimler susmuyor.
Sokakta gürültü eksik olmuyor.
Kafelerde müzik var.
Ama kütüphanelerde başka bir şey var:
İnsanın kendi zihninin sesini duyabileceği bir alan.
Belki de gençler kitaplardan önce bu sessizliği arıyor.
Fakat sessizliği arayan insan, er ya da geç kitapla da karşılaşıyor.
Kütüphanelerde görev yapanların gözlemleri de bunu doğruluyor. Ders çalışmak için gelen gençler zamanla raflara göz atıyor, ödünç kitap alıyor ve kitapla ilişki kurmaya başlıyor.
Bu yüzden “Onlar kitap okumuyor, sadece ders çalışıyor” serzenişini eksik buluyorum.
Kütüphane bir kapıdır.
Kapıdan girenin hangi odada kalacağı zamanla belli olur.
Önemli olan o kapıdan içeri girmesidir.
Elbette bir başka mesele de var: Kütüphanelerin asli görevi nedir?
Sınava hazırlanan öğrencilerin çalışma salonu olmak mı?
Araştırmacılara kaynak sunmak mı?
Okuma kültürünü geliştirmek mi?
Aslında bunların hepsi.
Çünkü modern kütüphane yalnızca kitapların muhafaza edildiği yer değildir; insanların bilgiyle karşılaştığı kamusal mekândır.
Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de kütüphaneler artık yalnızca raflardan ibaret görülmüyor; birer kültür ve öğrenme alanı olarak yeniden şekilleniyor.
Madem kütüphaneler doluyor, o hâlde neden hâlâ yer bulunamıyor?
Cevabı basit. Muhtemelen bazı şehirlerde/semtlerde kütüphane sayısı yeterli değil.
Bir ülkenin nüfusu artarken, üniversite öğrencisi sayısı artarken, sınava hazırlanan gençlerin sayısı artarken, kütüphanelerin de aynı hızla çoğalması gerekiyor.
Bir zamanlar “okur yok” diye yakındığımız memlekette bugün “yer yok” diye yakınıyorsak, bu şikâyetin içinde umut da vardır.
Bazı şikâyetler sevindiricidir.
Bir fırının önünde ekmek kuyruğu görmekle bir kütüphanenin önünde sıra görmek aynı şey değildir.
Biri ihtiyaçtır.
Diğeri gelecektir.
Bu yüzden haberin başlığını okurken aklımdan şu geçti:
Belki de yıllardır yanlış cümleyi kuruyorduk.
Belki mesele “kütüphane var, okur yok” değildi.
Belki mesele, okurların nihayet görünür hâle gelmesiydi.
Galiba uzun yıllardan sonra ilk kez, bir ülkenin kültürel geleceği adına umut veren bir kalabalıktan söz ediyoruz.
Bir kütüphanede yer bulamamak…
Bazı günler, bir toplum hakkında duyulabilecek en güzel haber olabilir.
