Bugün bir nikâh merasimine katılmak üzere evden çıktım. Haftasonu sıradan bir gündü; yapılacak yolculuk da sıradan bir şehir içi yolculuğundan ibaretti.

Belediye otobüs durağına geldim, ilk gelen araca bindim. Ancak birkaç durak sonra yaşadığım küçük bir olay, zihnimde büyük soruların kapısını araladı.

Otobüs kalabalıktı. Ayakta yolculuk eden insanlar vardı. Kimi telefonuna dalmış, kimi camdan dışarıyı seyrediyor, kimi de günün yorgunluğunu daha şimdiden yüzünde taşıyordu.

İçeride düşündürücü manzaralar da eksik değildi. Bir yolcu, çantasını yanındaki koltuğa yerleştirmiş, sanki başka yolcu yokmuş gibi davranıyordu. Oysa aynı anda ayakta yolculuk eden onlarca insan vardı.

Asıl dikkatimi çeken ise biraz sonra yaşandı.

Engelli ve bebek arabaları için ayrılmış bölüm, farklı yolcular tarafından işgal edilmişti. Bir durakta bebek arabasıyla bir anne otobüse bindi. Ardından bir engelli vatandaş da araca yöneldi.

Normal şartlarda herkesin anlayışla yer açması gereken bu bölümde, ne yazık ki anlamsız bir tartışma başladı. Yer açmak yerine itiraz edenler, haklı olanlara sessiz kalanlar vardı. O an kendi kendime şu cümleyi kurdum:
“Mesafe almamız gereken çok uzun bir yol var.”

Çünkü medeniyet dediğimiz şey, sadece geçmişle övünmek değildir.

Bizler sık sık büyük bir tarihin mirasçıları olduğumuzu söyleriz. Üç kıtada hüküm sürmüş ecdadımızdan bahsederiz. Büyük devletlerden, ihtişamlı mimariden, köprülerden, hanlardan, kervansaraylardan söz ederiz.

Bunların hepsi doğrudur. Tarihimizde gurur duyacağımız sayısız eser ve başarı vardır.

Ancak insan ister istemez şunu soruyor:
Engelli bir vatandaşın hakkı olan yere saygı göstermeyi beceremiyorsak, bebek arabasıyla toplu taşımaya binmeye çalışan bir anneye yardımcı olamıyorsak, medeniyetin hangi basamağında duruyoruz?

Medeniyet yalnızca geçmişte inşa edilen taş binalar değildir. Medeniyet, bugün yaşayan insanların birbirine gösterdiği saygıdır. Bir yaşlının elindeki poşeti taşıyabilmektir. Bir engellinin önündeki engeli kaldırabilmektir. Bir annenin hayatını birkaç dakika olsun kolaylaştırabilmektir.

Toplumların gelişmişliği çoğu zaman kişi başına düşen gelirle, otoyollarla, gökdelenlerle veya teknolojiyle ölçülür. Oysa bunlar işin görünen kısmıdır. Asıl ölçü, insanların birbirine nasıl davrandığında saklıdır.

Bir ülkede insanlar sıraya riayet ediyorsa, kamu malını koruyorsa, yere çöp atmıyorsa, başkasının hakkına saygı gösteriyorsa... İşte orada gerçek anlamda bir medeniyet kültürü oluşmaya başlamış demektir.

Ne yazık ki günlük hayatımızda bunun tam tersine sık sık şahit oluyoruz. Trafikte birbirine yol vermemek için direksiyona sarılanlar, yaya geçidinde duran insanı görmezden gelenler, yüksek sesle konuşarak çevresindekileri rahatsız edenler, ortak kullanım alanlarını kendi mülkü gibi görenler... Bunların her biri aslında aynı sorunun farklı yüzleri.

Sorun, hak kavramını yalnızca kendimiz için istememizdir. Kendi hakkımızı sonuna kadar savunurken başkasının hakkını görmezden gelebiliyoruz. Halbuki toplumsal hayatın temeli, sadece hak talep etmek değil, başkasının hakkına da saygı göstermektir.

Otobüslerde engelli bölümü neden vardır? Çünkü bazı vatandaşlarımızın hareket kabiliyeti sınırlıdır.
Bebek arabası alanı neden ayrılmıştır? Çünkü bir annenin çocuğuyla güvenli şekilde yolculuk yapabilmesi gerekir.

Bu alanlar bir lütuf değil, bir haktır. Birinin keyfi için değil, ihtiyaç sahipleri için ayrılmıştır. Bu nedenle o alanları işgal etmek sadece bir görgü eksikliği değil, aynı zamanda bir hak ihlalidir.

Üstelik işin daha üzücü tarafı, bazen insanlar yaptıkları yanlışı fark ettiklerinde özür dilemek yerine savunmaya geçiyorlar. Haklıya hak vermek yerine tartışmayı büyütüyorlar. Oysa olgunluk, hata yapmamak değil; hatayı fark ettiğinde düzeltebilmektir.

Toplum olarak çocuklarımıza tarih öğretirken nezaketi de öğretmek zorundayız. Büyük zaferleri anlatırken empatiyi de anlatmalıyız. Geçmişteki kahramanları överken, bugünün insanına saygı göstermenin de bir erdem olduğunu hatırlatmalıyız.

Çünkü bir medeniyetin gerçek gücü, yalnızca geçmişindeki başarılarla değil, bugün zayıf olana nasıl davrandığıyla ölçülür.

Bir engelliye yer açmak, bir yaşlıya koltuk vermek, bir anneye yardımcı olmak büyük kahramanlıklar değildir. Bunlar insan olmanın en temel gerekleridir.

Otobüste yaşanan o kısa tartışma bana bir kez daha gösterdi ki; daha yapacak çok işimiz, öğrenecek çok şeyimiz var.

Belki de medeniyet yolculuğu, devasa projelerle değil, otobüste çantayı koltuktan kaldırıp bir başkasına yer vermekle başlıyordur.

Çünkü gerçek büyüklük, güçsüzün hakkını koruyabildiğimiz gün ortaya çıkar.

Gerçek medeniyet, en çok da kamuya ait alanlarda, belediye otobüs duraklarında ve toplu taşıma araçlarında belli olur.