Yine bir hafta sonu…
Yine karanlık bir gecenin ardından doğan yeni bir gün…

Pencerelerden süzülen ilk ışıklar, kuşların çekingen sesleri, sokaklara yavaş yavaş yayılan hayat ve insanın içine işleyen o tanıdık sabah serinliği…

Takvimler yaz mevsimini gösteriyor.
Güneş en uzun yolculuğuna hazırlanıyor.
Gün dönümüne sayılı günler kaldı.

Fakat dışarıya baktığımızda, mevsimlerin eski düzenini kaybettiğini görüyoruz.
Bir yerde kavurucu sıcaklar yaşanırken, başka bir yerde gökyüzü öfkeyle boşalıyor.
Bir şehir güneş altında terlerken, bir başka şehir dolu altında beyaza bürünüyor.

Dün Ankara’dan gelen görüntüler bunun en açık örneğiydi.
Cadde ve sokaklar kısa sürede beyaza bürünmüştü.
Yağan dolu, sanki kış ortasında yağan karı hatırlatıyordu.
Ardından gelen sağanaklar ise yolları göle çevirdi.
Su baskınları yaşandı, araçlar mahsur kaldı, insanlar zor anlar yaşadı.

Oysa bu günlerde ani yağışların görülmesi doğanın şaşırtıcı bir davranışı değildir.
Anormal olan yağmur değil, hazırlıksızlıktır.
Anormal olan, gökyüzünün uyarılarına rağmen gerekli tedbirleri almamaktır.

Çünkü tabiat bize her zaman işaret verir.

Bazen bulutlarla…
Bazen rüzgârla…
Bazen de birden değişen sıcaklıklarla…

Bakın İstanbul’a…
Daha birkaç gün önce yaz sıcaklıkları konuşuluyordu.
Şimdi ise sıcaklıkların bir anda on derece düştüğünü görüyoruz.

Bu tür hava değişimleri eskiden daha çok bahar aylarının karakteriydi.
Şimdi ise mevsimler birbirine karışmış durumda.

Yaz, baharı hatırlatıyor.
Bahar, sonbahara benziyor.
Kışın ortasında bahar havası yaşanıyor.

Doğa kendi dilinde bir şeyler anlatmaya çalışıyor.
Fakat galiba bizler artık onu dinlemiyoruz.

Çünkü sadece mevsimler değil, insanlar da değişti.

Bir zamanlar mahallelerde paylaşmanın bereketi vardı.
Komşunun derdi herkesin derdiydi.
Bir kapı çalındığında yardım için açılırdı.

Şimdi ise birçok insan yalnızca kendi çıkarını düşünüyor.
Menfaatin dostluğu geçtiği zamanlardan geçiyoruz.
Madde, mananın önüne geçmiş durumda.
Kazanç, vicdanı bastırıyor.
Hırs, merhameti gölgeliyor.
Şükür yerine şikâyet çoğalıyor.
Kanaat yerine doymazlık büyüyor.

Halbuki insanın en büyük zenginliği, sahip oldukları değil; sahip olduklarının kıymetini bilmektir.

Bugün dünyaya baktığımızda teknolojinin zirvesine ulaşmış bir insanlık görüyoruz.
Gökyüzüne uydu gönderen, okyanusların derinliklerini ölçen, saniyeler içinde kıtaları birbirine bağlayan bir insanlık…

Ama aynı zamanda komşusunun hâlini bilmeyen, yaşlı bir insanın elinden tutmayan, sokaktaki bir canlının açlığını görmeyen bir insanlık…

Belki de çağımızın en büyük çelişkisi budur.
Bilgimiz arttı, fakat hikmetimiz aynı oranda büyümedi.
İmkânlarımız çoğaldı, fakat merhametimiz aynı ölçüde gelişmedi.

Bugünlerde yalnızca hava şartlarına karşı değil, kalplerimizin kuraklaşmasına karşı da tedbir almak zorundayız.
Çünkü seller yalnızca sokakları basmıyor.

Bazen öfke de insanın iç dünyasını sel gibi sürüklüyor.
Bazen açgözlülük, vicdanın üzerine yağan bir doluya dönüşüyor.
Bazen bencillik, ruhumuzun bereketini alıp götürüyor.

İşte tam da böyle günlerde insan olduğumuzu hatırlamaya ihtiyacımız var:
Bir ağacın gölgesini…
Bir çocuğun gülümsemesini…
Bir yaşlının duasını…
Bir dostun samimiyetini…
Bir annenin fedakârlığını…
Bir babanın alın terini…

Çünkü insanı ayakta tutan beton binalar değildir.
İnsanlığı ayakta tutan merhamettir.
Vicdandır.
Paylaşmaktır.
Şükürdür.
İyiliktir.

Yeni bir güne uyandık.
Belki hava yine değişecek.
Belki yağmur yağacak.
Belki güneş açacak.
Belki rüzgâr sert esecek.

Ama bütün bunlardan daha önemlisi, kalplerimizin hangi mevsimi yaşayacağıdır.

Dilerim ki gökyüzünün karardığı zamanlarda bile içimizdeki ışık sönmesin.
Dilerim ki yağmurlar yalnızca toprağı değil, kuruyan vicdanlarımızı da yeşertsin.
Dilerim ki gün dönümüne yaklaşırken, sadece günler değil, insanlık da yeniden aydınlığa dönsün.

Çünkü en uzun günlerin eşiğinde bulunduğumuz şu zamanlarda, asıl ihtiyacımız olan şey daha fazla güneş değil;
Daha fazla insanlıktır.

Öyle bir gün gelir ki, hayat bize haber vermeden uçar gider.
O gün, kalp kırıklıklarımızla baş başa kalırız.
Sonunda belki buna da alışırız; lâkin sadece hatıralar kalır arkamızda…