Hayat yolculuğumuz boyunca pek çok insanla karşılaşırız. Kimileri bir mevsimlik misafir gibi gelip geçer; kimileri ise yıllar geçse de hafızamızın en müstesna köşesinde yaşamaya devam eder. Çünkü bazı insanlar makamlarıyla değil, şahsiyetleriyle iz bırakırlar. Bazıları unvanlarıyla büyür; bazıları ise insanlığıyla...
Profesör Doktor Ali Kocataş, benim nazarımda işte böyle bir insandır.
Onu ilk kez 1970'li yılların sonlarında, 1980'li yılların başlarında Boyabat İmam Hatip Lisesi'nde tanıdım. O dönem ben daha genç bir öğrenciydim. Kendisi yaşça da bilgi bakımından da bizim büyüğümüzdü.
Aradan geçen onlarca yıla rağmen zihnimde kalan en belirgin özelliklerinden biri, özünü hiç değiştirmemiş olmasıdır.
İnsanlar zamanla değişebilir. Makamlar, mevkiler, servetler, başarılar insanın karakterinde farklı tesirler bırakabilir. Kimi yükseldikçe çevresine uzaklaşır, kimi güçlendikçe mütevazılığını kaybeder.
Fakat Ali Kocataş'ın hayatına baktığımda bunun tam tersini görüyorum. Gençlik yıllarında nasılsa bugün de aynı çizgiyi muhafaza eden bir karakter görüyorum.
Onun merkezinde her zaman insan vardı.
Kim olursa olsun, hangi düşünceden, hangi sosyal çevreden gelirse gelsin, önce insanı görürdü. İnsan olmanın ortak paydasında buluşmayı başarabilen ender şahsiyetlerden biriydi. Çünkü o, yaratılmışı Yaradan'dan ötürü seven bir anlayışın temsilcisiydi.
İnsan sevgisi onun için kuru bir slogan değil, hayatın her alanına yansıyan bir duruştu.
Henüz lise yıllarında ders kitaplarının dışına taşan bir okuma merakı vardı. Sadece sınavlara hazırlanmak için değil, hayatı anlamak için okurdu. Kitaplar onun için bilgi depolanan raflar değil, insanı olgunlaştıran yol arkadaşlarıydı. Fikir dünyasını zenginleştiren bu okumalar, ilerleyen yıllarda meslek hayatına da yön verecekti.
Onun dikkat çekici taraflarından biri de idealist oluşuydu. Ancak bu idealizm hiçbir zaman hayalperestliğe dönüşmedi. Ayakları yere sağlam basan, hayatın gerçeklerini bilen bir insandı. Büyük hedefler kurarken bile gerçeklikten kopmazdı.
Sık sık dile getirdiği sözlerden biri hâlâ kulaklarımda çınlar:
"Biz yürümekle mükellefiz, yol nereye vardırır bilmeyiz."
Bu cümle aslında onun hayat anlayışının özeti gibiydi. Sonucu zorlamadan, vazifesini hakkıyla yerine getirmeye çalışan bir insanın hikmetli yaklaşımı...
Bir başka sözü ise kader ile gayret arasındaki dengeyi anlatırdı:
"Bir iş murad edilince sebepler varlık hırkasını giymeye başlar."
İnsanın üzerine düşeni yapmasını öğütler, fakat neticeyi yalnızca kendi kudretine bağlamamasını isterdi. Bu yüzden sık sık şu ikazı da yapardı:
"Kendini bil; kendinden bilme. Hakk ne yazdıysa o olur."
Bu yönüyle bana daima Hz. Mevlânâ'yı hatırlatmıştır. Tevazu ile gayreti, çalışma ile teslimiyeti aynı potada eritebilen bir irfan anlayışı...
Hayat onu tıp dünyasına taşıdı.
Cerrah oldu.
Yıllarca İstanbul'da Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde görev yaptı.
Cerrahlık, sadece bilgi ve teknik beceri isteyen bir meslek değildir. Aynı zamanda sabır, merhamet ve vicdan ister. Çünkü ameliyat masasına yatan insan yalnız bedenini değil, umutlarını da hekime teslim eder.
Ali Kocataş'ın hekimliği tam da bu noktada farklılaşıyordu.
O, hastalığı değil insanı tedavi etmeye çalışıyordu.
Hastanın yalnızca tahlillerine ve filmlerine bakmıyor, gözlerinin içine bakıyordu. Gönül dünyasına dokunuyordu. Çünkü insanın bazen ilaca olduğu kadar güzel bir söze de ihtiyacı vardır.
Bazen bir doktorun güven veren bakışı, en güçlü tedavilerin bile önüne geçebilir.
Meslek hayatındaki başarıları onu daha büyük sorumluluklara taşıdı.
Bir gün geldi; İstanbul Sağlık Bilimleri Üniversitesi, Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başhekim oldu.
Birçok insan için makam, ulaşılacak son hedef olarak görülür. Oysa bazı insanlar için makam bir hizmet aracıdır. Ali Kocataş da bu ikinci gruptaydı.
Başhekimlik koltuğuna oturduğunda önceliği makamın sağladığı imkânlar değil, insanların yaşadığı sorunlar oldu. Hastanenin fiziki şartlarından hizmet kalitesine kadar birçok yeniliğin hayata geçirilmesinde öncü rol oynadı. Ancak onun en büyük başarısı binalar yapmak veya sistemler kurmak değildi.
Asıl başarısı, insanları birbirine yaklaştırmaktı.
Hasta ile sağlık çalışanını aynı duyguda buluşturabilmek kolay değildir. Sağlık hizmetlerinin yoğunluğu içinde zaman zaman oluşan mesafeleri azaltmaya çalıştı. Hastaların derdini dinledi, hasta yakınlarının kaygılarına kulak verdi, sağlık çalışanlarının fedakârlığını gördü ve gösterdi.
Koridorlarda dolaşırken makamını değil insanlığını taşıyordu.
Nerede darlanmış bir hasta varsa, nerede çaresiz kalmış bir hasta yakını varsa, onların sesini duymaya çalışıyordu. Bir odada gözyaşı varsa oraya uğruyor, bir koridorda endişe varsa onu gidermeye çalışıyordu. Çünkü o, yönetici olmayı emir vermek olarak değil; hizmet etmek olarak anlıyordu.
Bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki bazı insanlar bıraktıkları eserlerle hatırlanır, bazıları ise dokundukları gönüllerle...
Prof. Dr. Ali Kocataş'ın hayat hikâyesi, yalnızca başarılı bir cerrahın veya başarılı bir yöneticinin hikâyesi değildir. Bu aynı zamanda insan merkezli bir hayat anlayışının hikâyesidir.
Yıllar geçiyor.
Saçlar ağarıyor.
Makamlar değişiyor.
Görevler sona eriyor.
Fakat insanın karakteri, geride bıraktığı izler ve gönüllerdeki yeri kalıyor.
Boyabat İmam Hatip Lisesi'nin o genç idealist öğrencisinden, büyük bir sağlık kurumunu yöneten saygın bir bilim insanına uzanan yolculukta Ali Kocataş'ın değişmeyen en önemli özelliği işte budur:
İnsanı merkeze koymak...
Yaradılmışı Yaradan'dan ötürü sevmek...
Hangi makamda olursa olsun, insan kalabilmek...
Asıl başarı da galiba budur.
Her zaman gönlünü de, telefonu da bize açık tutan kadirşinas kıymetli ağabeyciğime sağlık, afiyet ve saadet dolu nice yıllar diliyorum.
