Karadeniz’in yaylalarında bugün bir sessizlik var.
Ama bu sessizlik doğadan değil; devletin bir dönem büyük iddialarla yaptığı, sonra sessizce vazgeçtiği okullardan geliyor.
Yatılı İlköğretim Bölge Okulları (YİBO), kâğıt üzerinde eğitimde fırsat eşitliğinin simgesiydi. Devlet bu okullara ciddi bütçeler ayırdı; yatakhaneler, lojmanlar, spor salonları yaptı. “Kimse eğitimsiz kalmasın” denildi. Niyet iyiydi. Ancak Karadeniz özelinde yapılan temel hata şuydu: Köyden alınan çocuk şehirle buluşturulmadı; yine dağa, yine yaylaya götürüldü.
Sosyal imkânlardan yoksun olduğu gerekçesiyle köyden alınan çocuk, bu kez daha izole bir ortamda, sisin ve yalnızlığın içinde bırakıldı. Bu bir eğitim politikası değil; coğrafyayı ve sosyolojiyi yok sayan bir tercihti. Devlet bina yaptı ama insan kaynağını ihmal etti. Liyakatli idareciler, tecrübeli öğretmenler ve güçlü rehberlik hizmetleri bu okullarda kalıcı olamadı.
1988-1989’dan sonra YİBO’lara öğrenci alımında mülakatın kaldırılmasıyla birlikte, yatılı eğitime akademik ve psikolojik olarak uygun olmayan öğrenciler de sisteme dâhil edildi. Bunun sonucu; düşen başarı, artan uyum sorunları ve kamuoyuna yansıyan olumsuz vakalar oldu. Ardından bildik refleks devreye girdi: Sorunu çözmek yerine sistemi kapatmak.
Köyler boşaldı, göç arttı, öğrenci sayıları düştü. Bu doğru. Ancak bu tablo, okulları kapatmanın değil, eğitim modelini yeniden düşünmenin gerekçesi olmalıydı. Buna rağmen Millî Eğitim Bakanlığı, YİBO’ları kademeli olarak kapatma yolunu seçti.
Bugün Karadeniz’in birçok yaylasında milyonlarca lira harcanmış okul binaları atıl durumda. Ancak asıl sorun, okullar kapatıldıktan sonra yaşananlardır.
Kapatılan bu okulların taşınır mallarının — sıralar, yataklar, spor ekipmanları, kalorifer sistemleri — ihtiyacı olan diğer kamu kurumlarına devredilmesi hem doğal hem de zorunludur. Nitekim Taşınır Mal Yönetmeliği, kamu mallarının kayıt altına alınmasını, devrini veya tasfiyesini belirli usullerle yapılmasını açıkça düzenler. Bu kurallara uyulmadan gerçekleşen her kayıp kamu zararıdır ve sorumluluk doğurur.
Ancak Karadeniz’in birçok noktasında bu süreç işletilmemiş; okullar sahipsiz bırakılmış, denetimsizlik içinde demirbaşlar talan edilmiştir. Bu durum basit bir ihmal değil; kamu malının korunamamasıdır.
Daha dikkat çekici olan ise bazı okul binalarının, kamuoyunda tepki oluşmaması için doğrudan yıkılmasıdır. Gerze Yenikent Okul Binası bunun somut örneklerinden biridir. Eğitim ihtiyacı, dönüşüm imkânı veya kamusal kullanım seçenekleri tartışılmadan yapılan bu yıkımlar, “sorunu ortadan kaldırma” anlayışının başka bir tezahürüdür.
Köy tüzel kişiliğine geçen bu okulların yine köy muhtarlıklarınca değerlendirilmesi, bütçe ve kapasite açısından mümkün olmamaktadır.
Durumuna göre bu yapılar meslek okulu, gençlik merkezi, tarım-teknoloji kampüsü veya sosyal tesis olarak değerlendirilebilir. Bunlar mümkün değilse bölge coğrafyasına uygun olarak iş insanlarının projeleri teşvik edilerek bu kamu binaları değerlendirilebilir.
Esas olan yıkım değil; çözüm üretmektir. Aksi hâlde bu, hafızayı silme girişimidir.
Bugün sorulması gereken soru nettir:
Bu okulları kapatanlar,
bu binaları sahipsiz bırakanlar,
kamu mallarının akıbetine göz yumanlar
hesap verdi mi?
Karadeniz yaylalarında çürüyen ya da yıkılan sadece beton değildir. Devletin kendi eliyle kurduğu, sonra sessizce vazgeçtiği bir eğitim anlayışıdır. Eğitim politikası bina yapmakla değil; o binaya anlam, insan ve gelecek koymakla olur.
