Bir çarşı pazar düşünün…
Tezgâhlar kurulmuş, mallar dizilmiş, satıcılar sesleniyor.
Her şey ilk bakışta muntazam. Fakat bir ayrıntı var ki, bütün bu düzeni içten içe çürütüyor: Bozuk teraziler.
Kefe ağır basıyor, ibre şaşmış, gramlar yerini bulmuyor. Böylesi bir yerde tartılan ürünün doğruluğunu savunmak, hakikati değil, yanılsamayı savunmaktır. Çünkü mesele ürün değil; mesele ölçüdür.
Bugün dünya tam da böyle bir çarşıyı andırıyor. Çoğu ülkede tartı bozuk. Ölçüler siyasetin, menfaatin, gücün elinde eğilip bükülüyor. Tartıyı bozan da, sonra o bozuk tartıyla tartılanın “doğru” olduğunu ilan eden de çoğu zaman aynı eller:
“Süper güç” denilen egemen devletler.
Adaletin evrensel olduğunu söyleyenler, adaleti kendi sınırları içinde daraltıyor. İnsan haklarını dillerinden düşürmeyenler, çıkar söz konusu olduğunda insanı unutuyor.
Demokrasi nutukları atılırken bombalar düşüyor; barış çağrıları yapılırken silah ticareti büyüyor.
İbre hep aynı yöne eğiliyor:
Güçlünün lehine.
Oysa terazi, bir medeniyetin vicdanıdır.
Çifte Standart: Modern Zamanların En Büyük Yalanı
Bir ülkenin acısı “küresel kriz” diye manşet olurken, başka bir coğrafyanın felaketi küçük bir dipnota sığdırılıyor. Bir yerde sivil kayıplar “trajedi” sayılırken, başka bir yerde “operasyonun yan etkisi” diye geçiştiriliyor.
Ölümün bile pasaporta göre değer gördüğü bir çağdayız.
Bu çifte standart, yalnız siyasetin değil, insanlığın terazisini de bozuyor. Çünkü adalet seçici olamaz.
Adalet, sevdiğine başka, sevmediğine başka muamele yaparsa adı adalet değil; hesap olur.
Güçlü devletlerin uluslararası hukuku bir araç gibi kullanması, dünyayı güvensizliğe sürüklüyor.
Hukuk bazen yaptırım oluyor, bazen suskunluk. Bazen kalkan, bazen kılıç. Ama hiçbir zaman tarafsız bir terazi değil.
Eşref-i Mahlûkat ve İmtihan
İnsan, “eşref-i mahlûkat” diye anılır. Yani yaratılmışların en şereflisi. Bu şeref, akıl ve vicdanla verilmiştir.
Fakat akıl menfaate kiralanır, vicdan korkuya teslim edilirse o şeref gölgelenir.
Hangi ülkeden olursa olsun, insan dediğimiz varlık zalimin yanında yer almamalıdır.
Zalim, kimliğe göre değişmez; güç eline geçtiğinde haddi aşandır.
Mazlum da pasaporta göre tanımlanmaz; hakkı gasp edilendir.
Zalimin yanında yer almamak yalnızca fiilî destek vermemek değildir. Onu alkışlamamak, onu yüceltmemek, onun zulmünü “ama”larla süslememektir. Çünkü bazen bir cümle, bir tank kadar yıkıcı olabilir.
“Ben taraf değilim” deyip de zalimi öven bir dil, tarafsız değildir.
Tarafsızlık, haksızlığa karşı susmak değildir. Aksine, suskunluk çoğu zaman güçlüden yana bir tercihtir.
Küresel Güç ve Küresel Vicdan
Süper güç olmak, sadece askerî ve ekonomik kudret demek değildir.
Asıl süper güç, adaleti ayakta tutabilmektir. Meselelere merhametle yaklaşabilmektir.
Eğer bir devlet kendi çıkarı için hakikati eğip büküyorsa, dünyaya örnek değil; korku salıyor demektir.
Bugün uluslararası kurumlar, çoğu zaman bu bozuk terazinin gölgesinde karar veriyor.
Güçlüye yaptırım zor, zayıfa kolay.
Güçlüye eleştiri kısık sesle, zayıfa yüksek perdeden.
Bu düzen sürdürülebilir değildir. Çünkü adalet ve merhamet, yalnız mazlumu değil, zalimi de korur. Adalet ve merhamet yoksa, bugün güçlü olan yarın zayıf olabilir. Bozuk terazi bir gün sahibini de yanıltır.
Vicdanın Sınırı Yoktur
Bir çocuğun gözyaşı hangi dilde akarsa aksın aynıdır. Bir annenin feryadı hangi kıtada yükselirse yükselsin aynıdır. İnsanlık, coğrafyaya göre parçalanamaz.
Eğer bir yerde zulüm varsa ve biz o zulmü “ama”larla açıklıyorsak, aslında kendi vicdanımızı eğitiyoruz: Haksızlığı kabullenmeye.
Oysa insanın en büyük direnişi, vicdanını koruyabilmesidir.
En büyük cesareti, güce değil hakikate yaslanabilmesidir.
Zalimin yanında yer almamak bazen yalnız kalmaktır. Ama tarih, kalabalıkların değil; hakikatin yanında duranların adını yazar.
Teraziyi Düzeltmek
Peki ne yapmalı?
Önce ölçüyü düzeltmeli. Kendi içimizdeki teraziyi. Çünkü dünya dediğimiz yapı, tek tek insanların vicdanlarından örülür. Eğer bireyler doğruyu eğip bükmezse, devletler de kolay kolay bükemez.
Eleştiri evrensel olmalı. Haksızlık kimden gelirse gelsin aynı netlikte karşı durulmalı. “Bizimkiler yaparsa sorun değil” anlayışı, adaletin ve merhametin mezar taşıdır.
Zalimi alkışlayan kalemler, yarın başka bir zulmün zeminini hazırlar.
O yüzden sözün sorumluluğu büyüktür. Bir köşe yazısı bile ya teraziyi biraz daha bozar ya da ibreyi hakikate yaklaştırır.
Özetle;
Bozuk teraziyle tartılan bir ürünü savunmak boşunadır. Çünkü mesele ürün değil, ölçüdür.
Dünya çarşısında teraziler bozuk olabilir. Süper güçler ibreyi kendi çıkarlarına göre ayarlayabilir. Fakat insan, eşref-i mahlûkat olma iddiasını koruyacaksa, zalimin yanında yer almamalı; yer almadığını söyleyip de onu methetmemelidir.
Hakikat, eninde sonunda doğru ölçüyü bulur. Terazi bir gün elbet düzelir.
Mesele, o gün geldiğinde hangi kefede durduğumuzdur.
