Bizim bir davamız vardı… Ulvi bir davaydı bu.

Bu uğurda suçsuz, günahsız yere; yalnızca düşüncesi ve inancı nedeniyle hapislerde yatanlar, inancını yaşamak istediği için işinden atılan, okulundan uzaklaştırılan, kamu alanlarından kovulan insanlar, başörtüsü nedeniyle hastanelerde tedavi edilmeyen, sırf inancı yüzünden mağdur edilen ve bunun bedelini hayatıyla ödeyenler oldu.

Ama bütün bunlara rağmen davalarından ödün vermediler. Kimseye zarar vermeden, teröre bulaşmadan, provokatörlere fırsat vermeden mücadele ettiler.

Ellerinde güç yoktu belki ama gönüllerinde büyük bir inanç vardı.

Hatırlıyorum…

Belediye otobüslerinde, ellerindeki poşetlere gizlenmiş parti bayraklarını asmaya giden mahzun ama onurlu insanlar vardı. Aralarında para toplayıp domates, peynir ve ekmekle karınlarını doyuran; sonra da mahallelerini bayraklarla donatan insanlar vardı.

İmkânları yoktu ama inançları vardı. Maddi güçleri yoktu ama vakarları vardı. Kimseden makam, mevki, ihale, imtiyaz beklemiyorlardı.

Onların derdi bir davaydı; inandıkları değerlerin özgürce yaşanabilmesiydi.

Sonra devran döndü…

Vakit geldi. İktidar değişti, yasaklar birer birer kalktı. Dün dışlananlar, bugün devletin ve toplumun merkezinde yer almaya başladı.

Ve galiba tam da o günlerde bir şeyler avuçlarımızdan kayıp gitmeye başladı.

O mahzun ama onurlu insanlar ciplerle dolaşmaya başladığında, yalnızca araçlarımız değişmedi; sanki ölçülerimiz de değişmeye başladı.

O babaların çocukları, başkasının hakkını ve hukukunu düşünmeden ihale kovalamaya başladığında, ahlakımızdan bir parça daha eksildi.

Bir zamanlar 28 Şubat zulmünde tesettürü için sokaklarda coplanan, asker evlatlarını ziyarete gittiklerinde kışlaların nizamiyesinden içeri sokulmayan annelerin evlatları; bugün modern tesettüre bürünmüş annelerinin yanında, taytlı ve göbeği açık bambaşka bir hayatın gösterişiyle arzıendam etmeye başladığında, yalnızca görüntümüz değil, onurumuz da yara aldı.

Çünkü bizim mücadelemiz hiçbir zaman yalnızca bir kıyafet mücadelesi değildi.

Bizim davamız; ahlak, maneviyat, adalet, hakkaniyet ve insan onuru davasıydı.

Biz, başörtüsünün serbest bırakılmasını isterken aynı zamanda haramdan uzak durmayı; makam sahibi olduğumuzda adaletten ayrılmamayı; güç elimize geçtiğinde, dün ezilenlerin yaptığını başkalarına yapmamayı savunuyorduk.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) gibi…

Fakat zamanla makam geldi, para geldi, güç geldi…

Ve biz, sahip olduklarımızın sahibi değil; esiri olmaya başladık.

Bir gün dönüp kendimize baktık.

Her yerde vardık. Devletin her kademesinde, belediyelerde, kurumlarda, iş dünyasında, siyasette vardık.

Ama ortada bizden eser yoktu.

Dün yok muamelesi görüyorduk. Mağduriyet içindeydik. Dışlanıyorduk.

Ama bütün heybetimizle, bütün vakarımızla, onurumuzla ve bütün samimiyetimizle dimdik ayakta biz vardık.

Bugün ise her yerdeyiz güya…

Ama ne yazık ki ortalıkta bizden eser yok!

Belki de asıl kaybettiğimiz şey makamlar, imkânlar veya itibar değil.

Asıl kaybettiğimiz, bizi biz yapan değerlerdir.

Davamız büyüdükçe kendimizi küçültmemeliydik. Gücümüz arttıkça tevazumuz artmalıydı. Zenginleştikçe paylaşmayı, makam sahibi oldukça adaleti, söz sahibi oldukça hakkaniyeti daha çok hatırlamalıydık.

Çünkü dava, yalnızca iktidara gelmek değildir.

Dava, iktidar olduğunda da aynı insan kalabilmektir.

Yoksa insan, davayı kazanmış görünürken aslında kendisini kaybedebilir.

Belki de bugün dönüp kendimize sormamız gereken en acı soru budur:

Biz ne kazandık ve bunun karşılığında ne kaybettik?

Dün yoktuk ama tüm heybetimizle, dimdik ayaktaydık.

Bugün her yerdeyiz…

Lakin bu, biz değiliz.

Vesselam.