Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin iç unsurların desteğiyle dağıtılmasının ardından, Rusya’nın yönetimine giren Türk illeri bir asra yakın bir süre sömürge olarak idare edilmiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte bağımsızlığına kavuşan ülkelerin başında Azerbaycan gelmektedir. Tarih boyunca Türkiye ile Azerbaycan arasında “İki devlet, tek millet” anlayışı hâkim bir düstur olarak öne çıkmıştır. Karabağ’ın Ermenistan işgali altında geçirdiği otuz yıllık dönemin ardından, Recep Tayyip Erdoğan idaresinde güçlenen Türkiye’nin kararlı ve kapsamlı destekleri sayesinde Karabağ işgali son bulmuş; böylece iki ülke arasındaki “İki devlet, tek millet” imajı ve dayanışması daha da pekişmiştir.

Bu süreçle birlikte Azerbaycan ile askerî ve ekonomik ilişkilerimiz stratejik bir ortaklığa dönüşmüş, diğer Türk cumhuriyetleriyle de kuvvetli bağlar tesis edilmiştir. Ancak bu durum, siyonist odakları ve bölgesel dengeleri kendi lehine yönlendirmek isteyen çevreleri oldukça rahatsız etmiş görünmektedir. Nitekim Azerbaycan içindeki unsurlar ve ajitasyon mekanizmaları vasıtasıyla iki kardeş ülke arasına fitne sokulmak istenmekte; köklü bağlara sahip bu iki halkın arasını açmak için her türlü imkân seferber edilmektedir.

Söz konusu nüfuz alanlarının etkileri toplumsal ve bürokratik düzlemde de kendisini göstermektedir. Geçmişte ülkemizin yaşadığı başörtüsü meselesine benzer tartışmaların bugün Azerbaycan gündemine gelmesi ve bürokraside bu tür kısıtlamaları uygulamaya istekli yaklaşımların varlığı dikkat çekicidir. Yaklaşık 16.000 civarında bir nüfusa sahip olan Yahudi unsurların ve diplomasi hatlarının, Azerbaycan bürokrasisi ve çeşitli stratejik alanlar üzerindeki etkisi belirgin bir hâl almıştır. Son dönemde üst düzeyden yansıyan birtakım söylemler ve inkâr politikaları da bu etki alanlarının niteliğini ortaya koymaktadır.

Bu durumun diplomatik sahadaki yansımaları da yakın zamanda bariz örneklerle görülmüştür. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Bakü’de düzenlenen CICA (Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı) toplantısında, işgalci ve soykırımcı, bebek katili İsrail Cumhurbaşkanı Herzog konuşmaya başladığı sırada salonu terk etmesi üzerine on iki İslam ülkesi de kendisini takip ederek toplantıyı terk etmiştir. Buna karşın Azerbaycan dâhil tüm Türk devletlerinin masada kalmayı sürdürdüğü ve büyük bir dikkatle Herzog’u dinlediği görülmüştür.

Benzer bir tablo Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda da yaşanmış; birçok ülke Türkiye ile birlikte hareket ederken bahsi geçen tutum tekrar etmiştir. Ortaya çıkan bu tablo, ezbere dayalı bazı söylemleri ve tezleri de tahlil etmeyi gerekli kılmaktadır. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.” sözü çöp olmuştur.

Süreç, değerlerinden ve medeniyet kodlarından uzaklaşan birtakım yapıların dış politikadaki yönelimlerini ve ilişkiler ağını gözler önüne sermiştir. Olası kritik süreçlerde ve bölgesel gerilimlerde kimlerin nasıl bir tutum sergileyeceği, bu tür somut gelişmelerle daha net anlaşılmaktadır.

Tarih şahittir ki Müslüman Türk evladı, tevhid bayrağını bu vakte kadar şanla ve şerefle taşımıştır. Bu köklü mirasa, kardeşlik hukukuna ve tarihsel misyona hassasiyetle yaklaşmayan anlayışlar ise tarih sahnesinde kalıcı olamamış, zaman içerisinde yok olup gitmişlerdir.

Vesselam.