Yine bir 12 Eylül sabahındayız…
Takvimler değişti, yıllar geçti ama o sabahın karanlığı hâlâ hafızalarımızda. 46 yıl önce Türkiye, tankların gölgesinde uyandı. Sokak başlarında silahlı askerler, meydanlarda tanklar, caddelerde askerî araçlar vardı. İnsanlar evlerinden çıkmaya korkuyordu. Kimileri gözaltına alınıyor, kimileri cezaevlerine gönderiliyor, kimileri ise bir daha eski hayatına dönemiyordu.
Darbe gelmişti. Ve darbeyle birlikte yalnızca yönetim değişmedi; insanların hayatları, umutları ve gelecekleri de karartıldı.
Gençler darağaçlarına gönderildi. Dönemin darbeci zihniyetinin “bir sağdan, bir soldan” anlayışıyla gencecik insanların hayatlarına son verildi. Sanki insan hayatı bir siyasi hesap cetvelindeki rakamlardan ibaretti.
Oysa darağacında sallananlar birer sayı değildi. Onlar bu ülkenin evlatlarıydı. Bir annenin kuzusu, bir babanın gururu, bir kardeşin canıydı. Hayalleri vardı. Sevdaları vardı. Yaşamak istedikleri bir hayat vardı.
Fakat satılık beyinler ve millet iradesini hiçe sayan zihniyetler, kendi hesapları uğruna bir neslin üzerine karanlık çöktürdü.
Satılık Beyinler…
Asıl mesele burada başlıyor.
Bir ülkeyi tanklarla susturmak kolaydır. Zor olan, o ülkenin insanlarının zihnini özgür bırakmaktır.
Darbeler yalnızca tanklarla yapılmaz. Bazen kalemlerle yapılır. Bazen yalanlarla. Bazen algılarla. Bazen milletin kendi iradesine olan güvenini yok ederek yapılır.
Ve bazen de dışarıdan verilen akılları kendi aklı sanan satılık beyinler çıkar ortaya.
Kendi milletine güvenmeyen, kendi ülkesinin geleceğini başkalarının hesaplarına bağlayan, milletin iradesini küçümseyen zihniyet işte budur.
Türkiye’nin yakın tarihi bunun acı örnekleriyle doludur. Ne zaman millet biraz ayağa kalksa, ne zaman “Bu ülkenin sahibi biziz.” dese, birileri çıkıp önüne duvar örmeye kalktı.
Çünkü bazıları için güçlü Türkiye tehlikeydi. Kendi kararını veren Türkiye tehlikeydi. Milletin iradesine sahip çıkan Türkiye tehlikeydi.
Onların istediği; başkalarının çizdiği sınırlar içinde yaşayan, başkalarının verdiği talimatlarla hareket eden, kendi geleceğine kendisi karar veremeyen bir Türkiye’ydi.
Ama artık o dönemlerin hesabını iyi anlamak zorundayız.
Bu millet tanklardan korkarak yaşamayacak. Bu millet darbecilerden medet ummayacak. Bu millet iradesini kimsenin vesayetine teslim etmeyecek.
12 Eylül Bir Uyarıdır
12 Eylül’ü sadece yıldönümünde hatırlamak yetmez. Çünkü tarih unutulursa aynı zihniyet başka kılıklarda yeniden karşımıza çıkabilir.
Bugün yapılması gereken, geçmişin acılarını gelecek nesillere doğru anlatmaktır.
Gençlerimize şunu öğretmeliyiz:
Devlet millet içindir. İnançlarını yaşamak milletin hakkıdır. Sandık milletin iradesidir. Hiçbir güç, millet iradesinin üzerinde değildir.
Darbelerin bahanesi ne olursa olsun sonucu aynıdır: Özgürlükler yara alır. Adalet yara alır. İnsan hayatı yara alır. Ve en büyük bedeli yine millet öder.
Bu yüzden 12 Eylül’ü unutmayacağız. Ama nefretin değil, ibretin hafızasıyla hatırlayacağız.
O günleri yaşayanların acısını unutmayacağız.
Darağacına gönderilen gençleri unutmayacağız.
Cezaevlerinde işkence görenleri unutmayacağız.
Hayatları altüst edilen aileleri unutmayacağız.
Ve bir daha hiçbir gücün bu millete tanklarla, silahlarla, darbelerle veya vesayetle diz çöktürmesine izin vermeyeceğiz.
Bugün 12 Eylül’dür. 46 yıl önce karanlık bir sabaha uyandık. Dileğimiz, Türkiye’nin bir daha hiçbir sabaha darbe korkusuyla uyanmamasıdır.
Milletin iradesine kastedenlerin değil, milletin iradesinin konuştuğu bir Türkiye…
Korkunun değil, özgürlüğün hâkim olduğu bir Türkiye…
Tankların değil, hukukun konuştuğu bir Türkiye…
İşte bizim özlediğimiz Türkiye budur.
Bu ülkenin geleceğini satılık beyinler değil, özgür iradesiyle karar veren milletimiz belirleyecektir.
12 Eylül’ü unutmadık.
Unutmayacağız.
Unutturmayacağız.
Vesselam.
