Cumhuriyetin vitrinlerinden biri, Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER).

Vatandaşın en üst makama gidebileceği bir köprü olarak tasarlanan bu sistem, hukuk devletinin temel ilkelerinden birini, “etkili başvuru hakkı”nı somutlaştırması gerekiyor.

Oysa yaşananlar, CİMER’in bazen bir “bürokratik savunma perdesi”ne dönüştüğünü gösteriyor.
Geçenlerde bir başvuru, bu durumu çok net ortaya koydu. Kırsal bölgelerde inşa edilen Yatılı Bölge Okullarının atıl kalması üzerine, Milli Eğitim Bakanlığı’na kapsamlı bir bilgi talebi yöneltilmişti: taşınmaz mülkiyeti, kiralama imkânı, bakım–güvenlik sorumluluğu, yatırım ve tahsis modelleri gibi teknik ve hukukî sorularla.

CİMER üzerinden MEB’e iletilen bu başvuru, Bakanlık yerine Sinop İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gönderildi. İl müdürlüğü de kendi yetkisinde olmadığını belirterek, “Başvuru Bakanlık uhdesinde” diyerek topu tekrar Bakanlığa attı.

İşte burada, zar zor bir “etkili başvuru” hakkını sıradanlaştırarak vatandaşlarda bıkkınlık ve güvensizlik ikelimi ortaya çıkmaktadır.

3071 sayılı Dilekçe Hakkının Kullanılmasına Dair Kanun, yetkisiz makama yapılan başvuruların ilgili kuruma sevkini zorunlu kılıyor.
4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu ise yanlış yerde yapılan taleplerin resen ilgili birime aktarılmasını öngörüyor.

2018/13 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi’nde ise CİMER üzerinden gelen başvurulara “açık, gerekçeli ve tatmin edici” cevap verilmesi, yani vatandaşın ikinci bir kere başkasına yazmaya zorlanmaması emrediliyor.

Peki o halde, vatandaşın başından, İl Müdürlüğü’ne, Bakanlığa, sonra belki tekrar CİMER’a dönen bu döngü, mevzuatla çelişmiyor mu?

Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nde de benzer bir durum konuşuldu.

Kurum, kendine sunulan bir başvuruyu “görev alanımız değil” diyerek reddetmek yerine, resen ilgili birime göndermekten kaçınmış ve “Vatandaş kendisi başvursun” pozisyonu almıştı.
Oysa hukuk, tam da bu noktada “resen sevk” zorunluluğu konuyor.

Başvuran, hangi kanunun, hangi bürokratik hattın üstüne düşeceğini bilmek zorunda değil; bu, idarenin sorumluluğu…

Bu pratikler, kolay kolay fark edilse de, CİMER’in etkinliğini sistematik olarak zayıflatıyor. Vatandaşın bilgi edinme hakkı, “kağıt üzerinde” kalmamalı; çünkü bu, yalnızca bir hürriyet meselesi değil, aynı zamanda hukuk devletinin temel bir şartı.

Anayasa’nın hukuk devleti ilkesi, idarenin hesap verebilir, öngörülebilir ve bireye karşı şeffaf olmasını şart koşar. Anayasa Mahkemesi’nin birçok kararı da, başvuruların “etkili” şekilde incelenmesinin, yani bir hücresinde oyalanıp yankı bulmamasının, anayasal bir zorunluluk olduğunu vurgular.

CİMER’in bu şekilde, bazı kurumların “geçit eleme merdivenleri” veya “mektup dolaşımı” olarak kullanılmakta olması, bir yandan bireysel haktan kaynaklanan güveni, öte yandan kamu kurumlarına duyulan güveni zediyor.

Bu yazının amacı, herhangi bir parti veya birey üzerinde hukukî sorumluluk yüklemek değil. Hedef, idari süreçlerin –ne yazık ki– atıl okullar kadar atıl kalmış ve halktan uzak bir hâle dönüşmemesini sağlamak.

Vatandaşın hakkı korunduğunda, kamu yönetimi şeffaflaşır; hesap verebilirlik güçlenir; devletin sosyal güvenirliliği ve siyasal kapasitesi de artar.

Sonuç basit:
CİMER, vatandaşın “en son” başvuru adresi olmamalı; aynı zamanda “en verimli” adresi de olmalı. Başvurular, kanuna uygun şekilde, mümkün olduğu kadar kısa sürede ve bürokratik döngülerden arındırılarak değerlendirilmeli.
Bürokrasi, vatandaşlarını koridorlarda yormak yerine, hukukun komutlarıyla buluşmanın yollarını araştırmalı.
“Motivasyon, insanlara istediklerini yaptırmak değil, yapmak istediklerini bulmalarına yardımcı olmaktır.” – Dwight D. Eisenhower