Arkadaşlar arasında bir süredir konuştuğumuz bir mesele var: Camilerde görünmeyen bir nesil…

Geçtiğimiz gün kaleme aldığım bu konudaki yazı yayımlandıktan sonra birçok okuyucumdan mesaj geldi.

Her biri farklı kelimeler kullansa da hepsinin işaret ettiği hakikat aynıydı:

İnsanları camiye çağırmak yetmez; camiye karşı sevgi, aidiyet ve fayda hissi oluşturmak gerekir.

Çünkü insan yalnızca davet edildiği yere gitmez. Kendini ait hissettiği yere gider.

Bugün birçok caminin kapısı açık…
Ama kapıların açık olması, gönüllerin de açık olduğu anlamına gelmiyor.

Oysa cami, insanın kendini yabancı hissettiği bir mekân değildir. Cami, insanın eve döner gibi girdiği bir yerdir.

Eğer bir insan camiye adım attığında kendini sorgulanıyormuş gibi hissediyorsa, orada bir eksiklik vardır.

İnsanları camiden uzaklaştıran şey din değildir; din adına sergilenen soğukluk, mesafe ve yargılayıcı tavırlardır.

Hâlbuki en büyük davet, bir güler yüz, içten gelen bir tebessümdür.

Bir camiye ilk defa gelen bir kişi, imamın ve cemaatin yüzündeki ifadeyi unutmaz.

Güler yüz, samimi bir “hoş geldin”, küçük bir ilgi…
Bunlar bazen uzun vaazlardan çok daha etkilidir.

İnsan önce kabul görmek ister. Kabul gördüğü yerde kalmak ister.

Sözün uzun olması değil, kalbe ulaşması önemlidir.

Bugün birçok insan uzun ve ağır konuşmalar yerine hayatın içinden, anlaşılır ve kısa sohbetler duymak istiyor.

Çünkü din, yalnızca kürsüde anlatılan bir bilgi değildir; hayatın içinde yaşanan bir hakikattir.

Bir başka gerçek ise gençler meselesidir.

Bugün camilere baktığımızda en az gördüğümüz yüzler gençlerin yüzleridir. Oysa gençlik hayatın en diri, en enerjik dönemidir.

Gençleri camiye çağırmak için sadece öğüt yetmez; onlara yer açmak gerekir.

Kültürel etkinlikler, sohbet halkaları, bir bardak çayın etrafında kurulan samimi muhabbetler…
Bunlar küçük gibi görünür ama gençlerin camiyle bağ kurmasını sağlayan köprülerdir.

Unutmamak gerekir ki cami sadece namaz kılınan bir yer değildir.

Tarih boyunca camiler aynı zamanda insanların buluştuğu, konuştuğu, dertleştiği ve birbirine destek olduğu mekânlar olmuştur.

Bir namaz sonrası içilen çay, kısa bir hâl hatır sorma, küçük bir sohbet…
Bunlar toplumun görünmeyen bağlarını güçlendirir.

Bir başka hassas mesele ise çocuklardır.

Bazen camide koşuşturan bir çocuk sesi bazılarını rahatsız eder. Oysa o ses, caminin geleceğinin sesidir.

Bir çocuğu susturmak kolaydır ama camiye küstürmek çok ağır bir sonuçtur.

Çocuk camiye alışırsa aile de camiye gelir. Çocuk camiye sevgiyle gelirse, büyüdüğünde camiye özlemle döner.

Caminin bir başka görevi de toplumun yarasına merhem olmaktır.

Yardım organizasyonları, ihtiyaç sahiplerine destek, dayanışma faaliyetleri… Bunlar camiyi hayatın merkezine taşır.

İnsanlar camiyi sadece ibadet edilen bir mekân olarak değil, hayatın içindeki bir merhamet durağı olarak gördüğünde bağ daha da güçlenir.

Bazen ise yapılması gereken şey çok daha basittir:

Bir komşuya “Hadi birlikte camiye gidelim” demek…
Bir dostun koluna girip yürümek…

Bazen bir insanın hayatında bir kapı, böyle küçük bir davetle açılır.

Ama bütün bunların ötesinde değişmeyen bir gerçek vardır:

İnsanlar çoğu zaman dinin güzelliğini sözlerde değil, davranışlarda görür.

Güler yüz, merhamet, anlayış ve güzel ahlâk… İşte en güçlü davet budur.

Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:

Camilerin kapısı açık…
Ama gönüller gerçekten açık mı?

Eğer gönüller de açılırsa, camiler yeniden dolacaktır.

Çünkü insan sevildiği yere gider.
Değer gördüğü yere döner. Huzur bulduğu yere tekrar tekrar uğrar.