Zaman, insanın elinden tutup onu geleceğe doğru götüren görünmez bir yol arkadaşıdır.
Ne durur, ne geri döner, ne de ortalıktan kaybolur.
Sessizdir ama kudretlidir.
Bazen bir sabahın serinliğinde, bazen bir akşamın mahzun gölgesinde fark ederiz onun varlığını.
Fakat ne kadar dikkat edersek edelim, zamanın kendisini yakalayamayız; yalnızca izlerini görürüz.
Çünkü zamanın huyu saklanmak değil, akmaktır. Hem de daima ileriye doğru.
Bu yüzden zamanın bir yerde kaybolduğu ya da ortalıktan sıvıştığı düşüncesi aslında bir yanılgıdır.
Kaybolan zaman değil, çoğu zaman bizim farkındalığımızdır.
İnsan bazen bir telaşın içinde, bazen bir üzüntünün gölgesinde yaşadığı anı fark edemez. Oysa zaman, aynı istikrarla akmaya devam eder.
Bu akışın içinde yaşanan her şey, ister müspet ister menfi olsun, insanın hayatına bir iz bırakır.
Hayatın içinde yaşadığımız olaylar, yalnızca o anı değil, geleceği de şekillendirir.
Bir insanın sevinci de hüznü de aslında onun mimarlarıdır. Her yaşanan, insanın ruhunda bir tuğla gibi yerini alır.
Bazen bir söz, bazen bir hatıra, bazen de bir acı… Hepsi insanın iç dünyasında yeni bir yapı kurar.
İşte bu yüzden yaşanan hiçbir şey boşa değildir. Fakat hayatın getirdiği bazı yükler vardır ki, onların enkazını hemen kaldırmak mümkün olmaz.
Bir kaybın ardından insanın kalbinde oluşan boşluk, bir hayal kırıklığının bıraktığı kırıklar, bir haksızlığın yarattığı derin iz… Bunlar bir anda toparlanacak şeyler değildir.
İnsan bazen bu enkazın ortasında kalır ve ne yapacağını bilemez. Ama zamanın başka bir hikmeti daha vardır:
İnsana düşünmek için fırsat verir.
İnsan, yaşadıklarını zaman içinde değerlendirmeye başlar.
Bir gün gelir, geriye dönüp baktığında o zor günlerin kendisine bir şey öğrettiğini fark eder.
Belki sabrı, belki merhameti, belki de insanı tanımayı…
İşte o zaman hayatın anlamı biraz daha berraklaşır. Çünkü insan yalnız kendi hayatını yaşamaz; aynı zamanda kendinden sonrakilere de bir miras bırakır.
Bir baba, bir anne, bir öğretmen ya da bir büyük… Hepsi yaşadıklarıyla gelecek kuşaklara görünmez bir yol haritası bırakırlar.
Her insanın bir “Hayat Gemisi” vardır. Bu gemi, doğduğumuz gün denize indirilen bir yolculuk aracıdır.
Başlangıçta rotasını biz bilmeyiz; rüzgârlar, dalgalar ve hayatın akışı bize yön verir. Fakat zamanla insan bu geminin kaptanı olduğunu fark eder.
Bilgilerimiz bu geminin pusulasıdır. Öğrendiklerimiz yelkenleridir. Yaşadıklarımız ise rotamızı belirleyen deniz haritalarıdır. Akılda tuttuklarımız ve hatıralarımız ise fırtınalı günlerde bize yol gösteren yıldızlar gibi parıldar.
Bir insan ne kadar öğrenirse, gemisinin rotasını o kadar sağlam çizer. Ne kadar yaşar ve tecrübe edinirse, karşısına çıkan dalgalar onu o kadar az sarsar. Çünkü hayat denizi sakindir diye bir kural yoktur.
Bazen fırtına çıkar, bazen sis çöker, bazen de insan yönünü kaybedecek gibi olur.
İşte tam o anlarda insanın cesareti devreye girer.
Karanlık, insanın en eski korkularından biridir. İnsan bilmediğinden ürker. Görmediğinden çekinir. Bu yüzden hayatın karanlık dönemleri insanın kalbini daraltır. Fakat tarih boyunca ilerleyenler, karanlıktan korkmayanlar olmuştur.
Kahraman dediğimiz insanlar aslında karanlıkta yürümeyi göze alanlardır.
Onlar korkusuz oldukları için değil, korkuya rağmen yürüdükleri için kahramandır.
Çünkü bilirler ki karanlık, çoğu zaman sabaha en yakın vakittir.
Hayatta da böyledir. İnsan bazen uzun bir geceyi yaşar. Umutların zayıfladığı, yolların belirsizleştiği zamanlar olur. Fakat rotasını kaybetmeyenler, en karanlık anlarda bile ilerlemeyi sürdürenlerdir.
Bu noktada insanın kaderi üzerine düşünmek gerekir. İnsan kaderini bir bakıma kendi yazar. Attığı adımlar, yaptığı seçimler, kurduğu ilişkiler ve verdiği kararlar hayatın yönünü belirler. Bir insanın dürüstlüğü, çalışkanlığı, sabrı ve iradesi onun yolunu şekillendirir. Bu yönüyle kader, insanın emeğiyle yoğrulan bir hikâyedir.
Fakat hayatın başka bir tarafı daha vardır: Kaza ve kaderin kesiştiği noktalar.
İnsan ne kadar dikkat ederse etsin, her şeyi kontrol edemez. Bazen bir rüzgâr çıkar ve geminin yönünü değiştirir. Bazen beklenmedik bir dalga gelir.
İşte insanın gücü de burada ortaya çıkar. Çünkü önemli olan yalnızca kazadan kaçmak değildir; kazadan sonra ayağa kalkabilmektir.
Hayatın gerçek ustalığı, kırılan yerleri yeniden onarabilmektir.
İnsan bazen kaybeder, bazen yanılır, bazen de hata yapar. Ama bütün bunların içinde yeniden yürüyebilenler, hayatın gerçek yolcularıdır.
Bu yüzden zamanın akışı aslında bir öğretmendir.
İnsan bu öğretmenin derslerini anlamaya başladığında, hayatın anlamı da değişir. Yaşanan her şey, insanı biraz daha olgunlaştırır. Günün sonunda insan şunu fark eder:
Hayat gemisinin rotası yalnız bugüne değil, yarına da çizilir.
Bizim yaşadıklarımız yalnız bizi değil, bizden sonrakileri de etkiler. Bir söz, bir davranış, bir hatıra… Hepsi geleceğin kıyılarına ulaşan dalgalar gibi yayılır.
Belki yaşadığımız enkazı hemen kaldırmayacağız.
Belki hayatın bütün yaralarını bir anda saramayacağız.
Ama onları anlamaya çalıştığımızda, geleceğin yolu biraz daha aydınlanacaktır.
Özetle; zaman yine akmaya devam edecek. İnsan da bu akışın içinde yol alacak.
Asıl mesele şu:
Hayat gemisinin rotasını karanlığa değil, doğruyola çevirebilmek…
