İnsan, çoğu zaman esaretin gürültülü olacağını sanır. Zincirlerin şıngırtısını duyacağını, kapıların üzerine kapanacağını, kaçacak bir yol bulamayacağını düşünür. Oysa çağımızın nâmütenâbih esaretlerinden biri ne bileklerimizdedir ne de boynumuzda… O, avuçlarımızın içine sığacak kadar küçülmüş; fakat hayatımızın tamamını kuşatacak kadar büyümüştür. Telefon elimizde durur. İlk bakışta sadece bir araçtır. Bilgiye ulaşır, sevdiklerimize haber verir, işlerimizi kolaylaştırır.
Fakat araç ile amaç arasındaki ince çizgi silikleştiğinde, fark etmeden direksiyona geçen artık biz değilizdir. Cihazı kullandığımızı sanırken, davranışlarımızı yöneten görünmez alışkanlıklar bizi kullanmaya başlar.
Modern insanın en büyük yanılgılarından biri, sürekli meşgul olmayı daima yaşamak sanmasıdır.
Parmaklarımız durmadan hareket ederken ruhumuz yerinde sayabilir. Ekranı aşağı doğru kaydırırken ömrümüz de sâkit halde yukarıdan aşağıya doğru akıp gider. Bir bildirim sesi, zihnimizde küçük bir kapıyı aralar; ardından gelen her uyarı, dikkatimizi biraz daha parçalar. Nörobilim, sık sık bölünen dikkatin hem odaklanmayı hem de derin düşünme becerisini zayıflattığını gösteriyor. Beynimiz, sürekli değişen uyaranlar arasında dolaştıkça derinlik yerine yüzeyselliğe alışıyor. Sonra fark ediyoruz ki uzun bir kitabı okumak zorlaşmış, sükût içerisinde oturmak sıkıcı gelmeye başlamış, kendi iç sesimizi duymak ise neredeyse yabancı bir deneyime dönüşmüş.
En elem verici olanı ise zamanın kaybolması değildir, bu asır içerisinde kaybettiğimiz insanlardır.
Bir evlat annesine, çizdiği resmi göstermek için elinde beklerken validesinin gözleri ekrandadır. Yaşlı bir baba anlatacak bir hatıra ararken karşısındaki kişi gelen mesajı okumaktadır. Aynı sofrada oturan insanlar birbirlerinin yüzüne değil, ekranlarının ışığına bakmaktadır. Haneler hâmûşa hâkimdir. Sessizlik içinde sessizlik vardır; lakin bu huzurun bî sadâsıdır. Bu, konuşulmayan cümlelerin, ertelenen bakışların ve paylaşılmayan gülümsemelerin sessizliğidir. Bu suskunluk, bu iletişimsizlik, koca bir ormanı küle çevirebilecek tek bir kıvılcımı içinde saklayan kuru bir çalı gibidir.
Hayat, dikkat verdiğimiz yerde büyür. Bir çiçeği sulamazsanız solar; bir dostu dinlemezseniz uzaklaşır; kendi ruhunuza kulak vermezseniz içinizdeki ses zamanla fısıltıya dönüşür. Dikkat de böyledir. Neyi beslerseniz hayatınız onun etrafında şekillenir. Eğer her boşlukta elimiz telefona gidiyorsa, zihnimize şu mesajı öğretmiş oluruz: dinginlikten kaç; zihnini hemen bir uyaranla meşgul et. Oysa insanın olgunlaşması, çoğu zaman zihinsel dinginliğin içinde filizlenir. En güçlü fikirler, en içten dualar, en samimi pişmanlıklar ve en sağlam kararlar, ekran ışığında değil; insanın kendi iç dünyasına döndüğü anlarda filizlenir.
Kendimize şu soruyu sormaya cesamet ve cesaret edebilir miyiz?
Telefonu elimizden bıraktığımızda gerçekten sıkılıyor muyuz; yoksa uzun zamandır tanışmadığımız kendimizle karşılaşmaktan mı çekiniyoruz?
Belki de asıl mesele ekran değildir.
Asıl mesele, ekranın bizden neleri bizden alıp götürdüğüdür. Dakikalarımızı mı? Dikkatimizi mi? Derinliğimizi mi? Yoksa sevdiklerimizin gözlerinde kaçırdığımız o kısa ancak paha biçilemez anları mı?
Bir düşünün… Bir gün telefonunuzun şarjı tamamen bitse, fakat ömrünüzün şarjı da aynı gün biraz daha eksilse, hangisini önce doldurmak isterdiniz?
İnsanın hayatını değiştiren büyük kararlar bazen büyük adımlarla başlamaz. Küçük bir seçim yeterlidir. Sohbet ederken telefonu masadan kaldırmak… Yürürken gökyüzüne bakmak… Bir çocuğun anlattığı hikâyeyi bölmeden dinlemek… Bir kitabın sayfalarını acele etmeden çevirmek… Sabah uyanınca ilk olarak ekrana değil, pencereye bakmak…Tecrübedâr yaşlıları acele etmeden dinleyebilmek…
Bir cerrah, en hayati ameliyatını yaparken elini titretecek her sesten uzak durur. Çünkü bilir ki küçücük bir dikkat kayması, telafisi güç neticeler doğurabilir. İnsan da ömrünün ameliyatını yapmaktadır; her düşünce, her tercih ve her söz, karakterine atılan bir dikiştir. Zihnimizi "bak", "beğen", "beni fark et" işte bilinçaltına zarar veren bu çağrışımlarla meşgul etmek yerine, "Yâ Bâkî, Ente'l-Bâkî" zikriyle beslersek, fani olana değil bâkî olana yönelmiş oluruz. Rivayete göre Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin sıkça tekrar ettiği bu zikir, kalbi geçici olana bağlayan ipleri gevşetip ebedî olana yöneltmenin bir vesilesidir. Zihin neyle meşgul edilirse zamanla onun rengini alır; faniye bağlanan kaygıyı, Bâkî olana bağlanan ise sükûneti çoğaltır. Çünkü kalbin gerçek dikkati, en çok tekrar ettiği yöne akar. İnternet bağımlılığı olanların günde bin tekrar ile okumasını tavsiye ederim son derece güçlü bir yöntemdir.
Bu tercihler, zihnimize çok güçlü bir cümle öğretir: "Hayat burada; ekranın ötesinde."
Özgürlük, sınırsız bağlantıda değil; gerektiğinde bağlantıyı kesebilme iradesindedir. Çünkü irade, insanın kendi dikkatini yönetebilme sanatıdır. Dikkatini yönetebilen ise zamanını yönetir; vaktini yönetebilen de hayatını inşa eder.
Belki bugün hiçbir uygulamayı silmeyeceksiniz. Belki telefonunuzu tamamen bırakmanız da gerekmeyecek. Fakat bir anlığına başınızı kaldırın. Pencerenin dışına bakın. Gökyüzünün yıllardır aynı sadelikle sizi beklediğini fark edin. Sevdiklerinizin yüzüne dikkatlice bakın. Kalbinizin içinde konuşan fakat işitmeye yönelmediğiniz o sesi yeniden dinleyin.
Çünkü bazen insanın kırması gereken zincir, demirden yapılmış değildir. Sadece avucunun içine alışmış bir alışkanlıktır. Ve gerçek özgürlük, başını telefondan kaldırabildiği o ilk anda başlar. O an, yalnızca ekrandan uzaklaştığınız an değildir; aynı zamanda hayata, kendinize ve sizi hasretle bekleyen insanlara yeniden kavuştuğunuz andır.
Vesselam…
