İnsanoğlu hem konuşur, hem anlatır, hem ister, hem de yakınır…
Ama öyle anlar vardır ki hâlini dile getirmeye kelimeler yetmez; işte o anda söz, yönünü göğe çevirir. Adı duadır.
Kur’an-ı Kerim’in ilk sûresi Fâtiha’dır. İlk âyetinde Besmele’nin rahmeti hissedilir, ilk emrinde ise “Oku” hitabı karşımıza çıkar.
Bu iki büyük başlangıç bile başlı başına bir hakikati anlatır:
İnsan, Allah’ın adıyla başlar; okuyarak, anlayarak, kavrayarak olgunlaşır.
Fakat bütün bilmenin, bütün öğrenmenin, bütün arayışın sonunda yine bir kapıya dayanır: Dua kapısına.
Çünkü dua, yalnızca istemek değildir. Dua, insanın kendi sınırını görmesidir. Kendi acziyetini kabul etmesidir. “Benim gücüm buraya kadar” deyip, ondan sonrasını Rabbine bırakabilmesidir.
Bakara Sûresi’nin 286. âyeti tam da bu yüzden gönülleri teskin eden bir ilahî hitaptır:
“Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar…”
Ne büyük bir müjde. Ne büyük bir ferahlık.
İnsan bazen omuzlarındaki yükü dünyanın en ağır yükü sanır.
Bazen yaşadığı imtihanı tek başına taşıdığını zanneder.
Oysa âyet, daha en başta mü'mine şunu söyler:
Yükün de ölçülüdür, takatin de bilinmektedir, seni yaratan seni senden iyi bilmektedir.
Ardından gelen dua cümleleri ise sadece bir niyaz değil, âdeta kul olmanın özeti gibidir:
“Ey Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma… Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme… Bizi affet, bizi bağışla, bize acı…”
Dikkat buyurunuz; burada insan, Rabbinden sadece nimet istemiyor. Önce anlayış istiyor, merhamet istiyor, bağışlanma istiyor. Çünkü asıl ihtiyaç, çoğu zaman sandığımız şey değil; kalbin yükünün hafiflemesidir.
Bugün modern insanın en büyük çıkmazlarından biri de burada değil mi zaten?
Her şeye sahip olma arzusu büyüdükçe, iç huzuru küçülüyor.
Ekranlar çoğalıyor ama iç ses azalıyor. Kalabalık artıyor ama sığınacak içten bir liman eksiliyor.
İnsan çok şey biliyor belki, ama nasıl teslim olunacağını, nasıl sığınılacağını, nasıl içten bir “Ya Rabbi” denileceğini giderek unutuyor.
Hâlbuki dua, mü'minin en büyük kuvvetlerinden biridir. Zayıflık değil, bilakis bir direniştir. Umudun ayakta kalışıdır. Çaresizlik değil, en büyük çareye yöneliştir.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (S.A.V.) “Dua, ibadetin özüdür” hadisi şerifi de tam olarak bunu anlatır. Çünkü dua eden insan, sadece bir talepte bulunmaz; aynı zamanda kulluğunu ilan eder.
“Ben muhtacım, Sen verensin” der.
“Ben şaşarım, Sen yol gösterensin” der.
“Ben düşerim, Sen kaldıransın” der.
Bu yönüyle dua, insan ruhunun secdesidir.
Peki dua sadece camide mi yapılır? Sadece namazdan sonra mı makbuldür? Elbette hayır.
İslâm’da dua, belli bir mekânın içine sıkıştırılmış bir ibadet değildir.
Allah kuluna şah damarından daha yakındır.
Öyleyse kul da Rabbine her yerde yönelebilir.
Bir annenin evladına bakarken içinden ettiği niyaz duadır.
Rızkı için yola çıkan bir emekçinin “Allah utandırmasın” deyişi duadır.
Gece herkes uyumuşken yastığa düşen sessiz bir gözyaşı da duadır.
Kısacası dua, sadece dilin değil, kalbin de ibadetidir.
Bununla birlikte bazı zamanlar vardır ki insanın iç âlemi duaya daha çok açılır.
Seher vakitleri mesela…
Gecenin gürültüsü dinmiş, dünya biraz susmuş, insan biraz kendine dönmüştür.
Secde anı mesela…
Alnını yere koyan insan, belki de hakikate en çok orada yaklaşır. Ezan ile kamet arası, cuma gününün feyzi, mübarek beldelerin manevî iklimi…
Bunların hepsi duanın derinleştiği anlardır.
Ama şunu unutmamak gerekir: Asıl mesele mekânın büyüklüğü değil, kalbin samimiyetidir.
Dua nasıl yapılmalıdır sorusunun cevabı ise tek kelimeyle verilebilir: İhlasla.
Gösteriş için değil, gerçekten ihtiyaç hissederek.
Başkalarına duyurmak için değil, Allah’a sığınmak için.
Sözleri süslemek için değil, gönlü açmak için.
Çünkü Allah, cümlenin sanatına değil, kalbin sadakatine bakar.
Nice düzgün cümleler vardır ki göğe yükselemez; nice kırık dökük sözler vardır ki arşı titretir.
Bir başka önemli husus da şudur: Dua, sadece “ben” diliyle yapılmaz.
Kur’an’ın öğrettiği dualara baktığımızda çoğu zaman “bana” değil, “bize” denildiğini görürüz.
“Bizi affet”, “bize acı”, “bize yardım et…”
Bu çoğul dil, İslâm’ın insana verdiği toplumsal şuuru gösterir.
Mü'min yalnızca kendisi için yaşayan bir varlık değildir.
O, kardeşinin derdiyle de dertlenir.
Mazlumlar için dua eder, yoksullar için dua eder, ümmet için dua eder, insanlık için dua eder.
Çünkü dua, sadece bireysel bir sığınak değil; aynı zamanda vicdanın diri kalma biçimidir.
Ne var ki burada ince bir çizgi de vardır. Dua, çalışmadan beklemek değildir. İslâm, duayı gayretsizliğin bahanesi yapmaz.
Önce tedbir, sonra tevekkül gelir. Önce emek, sonra niyaz.
Kul elinden geleni yapacak, sonra sonucu Allah’a bırakacaktır.
Tohum ekmeden hasat beklemek nasıl eksikse, çaba göstermeden sadece dua ile netice aramak da eksiktir.
Dua ile gayret birbirine rakip değil, birbirini tamamlayan iki hakikattir.
Bugün toplum olarak, birey olarak, aile olarak duaya her zamankinden daha çok muhtacız.
Çünkü yoruluyoruz.
Çünkü kırılıyoruz.
Çünkü bazen ne yaparsak yapalım içimizdeki boşluğu dolduramıyoruz.
İşte tam burada dua devreye giriyor.
İnsana yeniden yön veriyor. Kalbe yeniden nefes oluyor. Umudu yeniden ayağa kaldırıyor.
Dua eden insan enerjisini kaybetmez.
Yorulsa da tükenmez.
Düştüğünde yine kalkar.
Çünkü bilir ki onu duyan bir "Rab" vardır.
Herkes sustuğunda işiten, herkes gittiğinde kalan, herkes unuttuğunda bilen bir Rab…
Sonuç olarak dua, göğe bırakılmış bir insan sesidir; ama boşlukta kaybolmaz. Rahmete ulaşır.
Kul bazen istediğini hemen bulamaz; bazen bekler, bazen sabreder, bazen başka bir hikmetle karşılaşır. Ama samimiyetle yapılan hiçbir dua karşılıksız değildir.
Çünkü dua, önce insanı değiştirir. Kalbi arındırır, bakışı temizler, ruhu toparlar.
Belki de bu yüzden insanın en güçlü olduğu an, herkesin onu güçlü sandığı an değil; ellerini açıp “Ey Rabbim” dediği andır.
