Ramazan akşamlarının kendine has bir sükûneti vardır.
Gün boyu tutulan orucun ardından, akşam ezanına yakın saatlerde evlerin içinde bir telaş başlar; ama bu telaşın içinde bile bir dinginlik, bir bekleyiş, bir sabır gizlidir.
Tencereler kaynar, sofralar kurulur, tabaklar özenle yerleştirilir. Fakat bütün bu hazırlığın merkezinde aslında tek bir şey vardır:
Birlikte oturulacak bir sofra.
Büyüklerimiz derlerdi ki: “İftar sofrasında bölünen ekmek azalmaz, bereketi artar.” Bu söz, sadece bir inancın değil, yaşanmış bir hayatın, denenmiş bir hakikatin ifadesidir.
Çünkü o ekmek, sadece un ve sudan ibaret değildir; içine emek, sabır, şükür ve paylaşma ruhu karışmıştır. İşte bu yüzden bölündükçe eksilmez, çoğalır.
Ramazan, aynı zamanda insanın yalnızlığını azaltan bir aydır. Modern hayatın koşuşturması içinde birbirine vakit ayıramayan insanlar, bu ayda aynı sofranın etrafında yeniden buluşur.
Gün içinde birbirini görmeye fırsat bulamayan aile fertleri, iftar vaktinde aynı masanın etrafında toplanır. Bir tas çorba, bir dilim ekmek, bir hurma, bir yudum su…
Her biri, bir araya gelişin sembolü olur.
İftar sofrası, sadece açlığı gidermek için kurulmaz.
O sofra, gönüllerin birleştiği bir yerdir.
Bir annenin elinin değdiği yemek, bir babanın sessiz şükrü, bir çocuğun sabırsız heyecanı…
Hepsi aynı sofrada anlam bulur.
Belki sofradaki yemek çeşitleri azdır; ama muhabbet boldur.
İşte o muhabbet, ekmeğin bereketini artırır.
Eskiden mahallelerde iftar vakti başka olurdu. Kapılar kilitlenmez, gönüller kapanmazdı.
Bir evde pişen yemek, diğer eve de uzanırdı.
Bir tas çorba, bir dilim pide, bir avuç hurma… İnsanın içinden gelerek paylaşılırdı.
Birinin “az” dediği şey, paylaşınca çoğalırdı.
Çünkü bereket, miktarla değil niyetle ölçülürdü.
Bugün ise kalabalıklar içinde yalnızlaşan bir hayat yaşıyoruz. Aynı evde yaşayan insanlar bile bazen farklı odalarda, farklı ekranların karşısında iftar açıyor.
Oysa iftarın ruhu, birlikte olmayı gerektirir.
Aynı sofrada oturmak, aynı lokmayı paylaşmak, aynı anda “Elhamdülillah” diyebilmek…
İşte asıl zenginlik budur.
Bölünen ekmek, aslında bizi de böler; ama bu bölünme bir ayrılık değil, bir çoğalıştır.
Ekmek bölündükçe insanlar birbirine yaklaşır.
Paylaşılan her lokma, aradaki mesafeyi biraz daha azaltır.
Belki kırgınlıklar yumuşar, küslükler son bulur, kalpler birbirine yeniden ısınır.
Ramazan, dayanışmanın en güzel şekilde yaşandığı zamandır. Birinin sofrasında eksik varsa, diğerinin fazlası oraya ulaşır. Bir mahallede kim açsa, aslında herkesin içi huzursuz olur. Çünkü bu ay, sadece kendi karnını doyurmanın değil, başkasının açlığını hissetmenin ayıdır.
İşte bu yüzden büyüklerimiz o sözü boşuna söylemezdi. “İftar sofrasında bölünen ekmek azalmaz.” Çünkü o ekmek, paylaşıldıkça çoğalan bir nimettir. Sadece mideleri değil, kalpleri de doyurur.
Belki bugün yeniden o sofraları kurmak gerekir.
Aynı masa etrafında toplanmayı, lokmayı bölüşmeyi, sofraya bir kişilik fazla koymayı hatırlamak gerekir.
Belki kapıyı çalıp “Buyurun, birlikte iftar edelim” demek gerekir.
Çünkü bereket, davetle başlar.
Unutulmamalıdır ki; sofrada bölünen sadece ekmek değildir. Zaman bölünür, sevgi bölünür, merhamet bölünür…
En güzeli de şudur:
Bunların hiçbiri bölündükçe azalmaz.
Aksine, insanın içini genişleten, hayatını anlamlandıran bir berekete dönüşür.
Ramazan’ın bize en büyük hatırlatması şudur:
Paylaşınca eksilmezsin, çoğalırsın.
