Her yıl 8 Mart geldiğinde dünyada aynı sahne tekrar eder. Televizyon ekranları kadın hakları üzerine düzenlenen programlarla dolup taşar, gazeteler özel ekler hazırlar, sosyal medya mesajlarla, sloganlarla ve kutlama görselleriyle dolar.

Çiçekçilerde yoğunluk artar; vitrinlerde pırlanta yüzükler, kolyeler ve parlak hediyeler sergilenir. Lüks otellerde düzenlenen özel programlar, indirim kampanyaları ve kutlama davetleri bu günün “anlam ve önemini” anlatmak için sahneye çıkarılır.

Fakat bütün bu parlak görüntülerin arasında, dünyanın bir başka gerçeği neredeyse hiç konuşulmaz.

Dünyanın bir yerinde bir kadın, bugün bir buket çiçek değil, bir parça ekmek bulabilmenin derdindedir.

Bir başka kadın, evinin penceresinden baharın gelişini değil, gökyüzünde dolaşan savaş uçaklarını izlemektedir.

Bir başkası, çocuklarını kaybetmiş olmanın sessiz acısını taşırken, dünyanın başka köşelerinde “Kadınlar Günü kutlu olsun” cümlesinin ne kadar boş bir yankıya dönüştüğünü düşünmektedir.

Bugün Avrupa’nın çeşitli şehirlerine savrulmuş binlerce Ukraynalı kadın var. Bir zamanlar kendi evlerinde, kendi şehirlerinde yaşayan; sabahları çocuklarını okula gönderen, akşamları mutfaklarında yemek pişiren sıradan hayatların sahipleri olan bu kadınlar, bir sabah uyandıklarında kendilerini savaşın ortasında buldular.

Evlerini, anılarını, sokaklarını ve mezarlarını bırakıp başka ülkelere gitmek zorunda kaldılar.

Bir insanın doğduğu topraklardan koparılması yalnızca fiziksel bir göç değildir. Bu, aynı zamanda ruhun yerinden sökülmesidir.

Yabancı bir ülkede yeni bir hayata tutunmaya çalışan bir kadının kalbinde iki ayrı zaman yaşar: Biri şimdi, diğeri geride bırakılmış olan.

Dünyanın belki de en ağır trajedilerinden biri Gazze’de yaşanmaktadır. Sürekli İsrail’in bombaları altında ayakta ve hayatta kalma mücadelesi veren Gazze’deki kadınların 8 Mart’ı yoktur. Çünkü onların hayatında takvimler çoktan anlamını yitirmiştir.

Bombaların altında geçen gecelerde günlerin adı yoktur. Sabahın olup olmayacağı bile belli değildir.

Bir annenin çocuğunu enkaz altından çıkaramadığı bir dünyada, çiçeklerle yapılan kutlamaların ne kadar anlamı olabilir?

Bir annenin evladını kendi elleriyle toprağa verdiği bir yerde, pırlantaların parıltısı neyi aydınlatabilir?

Bugün Gazze’deki kadınlar yalnızca savaşın değil, aynı zamanda dünyanın sessizliğinin yükünü taşımaktadır.

İnsanlığın gözlerini başka tarafa çevirdiği bir yerde yaşamak zorunda kalmanın ağır yalnızlığını yaşamaktadırlar.

Yakın tarihimizde Irak’ta, Suriye’de, şimdi de İran’daki kadınların yaşadıklarına burada değinmiyoruz.

Aslında 8 Mart’ın doğuşu da böyle bir yalnızlığın içinden çıkmıştı.

Kadınların daha iyi çalışma koşulları, daha insanca bir hayat ve daha adil bir dünya talep ettiği bir mücadelenin hatırasıdır bu gün. Yani 8 Mart aslında bir kutlama günü değil, bir vicdan günüdür.

Ama zaman içinde bu gün de kapitalizmin ve gösteriş kültürünün vitrinine yerleştirildi. Düşünmenin yerini alışveriş aldı. Empatinin yerini kampanyalar aldı.

Bugün bir kadına çiçek almak elbette güzel bir jesttir. Fakat dünyadaki kadınların gerçek acıları konuşulmadıkça bu jestler yalnızca birer sembolden ibaret kalacaktır.

Bir kadın için en büyük hediye pahalı bir yüzük değil, güven içinde yaşayabileceği bir dünyadır.

Bir kadın için en büyük armağan lüks bir otel tatili değil, çocuklarının korkmadan uyuyabileceği bir gecedir.

Bir kadın için en büyük kutlama sosyal medyada yazılan süslü cümleler değil, insanlığın gerçekten adalet arayışında olmasıdır.

Ne yazık ki bugün dünya bu sorularla yüzleşmekten kaçıyor.

Çünkü gerçek acılar, süslü konuşmaların konforunu bozar.

Gerçek hikâyeler, sahte kutlamaların maskesini düşürür.

Bugün dünyanın birçok yerinde kadınlar savaşın, yoksulluğun, göçün ve şiddetin ortasında yaşam mücadelesi verirken; başka yerlerde düzenlenen şatafatlı etkinliklerin insanlığa ne kadar katkı sağladığını sormak gerekir.

Bir günlüğüne yapılan kutlamalar mı daha samimidir, yoksa bir kadının hayatı boyunca taşıdığı mücadele mi?

Belki de bugün sorulması gereken en önemli soru şudur:
Kadınlar Günü gerçekten kadınlar için mi kutlanıyor, yoksa vicdanlarımızı rahatlatmak için mi?

Eğer bugün gerçekten kadınlardan söz edeceksek, yalnızca güçlü olanları değil, en kırılgan olanları da konuşmalıyız.

Yalnızca başarı hikâyelerini değil, hayatta kalma hikâyelerini de anlatmalıyız.

Süslü, ışıl ışıl kutlamaları değil, insanlığın utançlarını da hatırlamalıyız.

Çünkü dünyanın bir köşesinde bir kadın korku içinde yaşıyorsa, dünyanın hiçbir yerinde gerçek bir kutlama yoktur.

Bir annenin gözyaşı hâlâ akıyorsa, çiçeklerin kokusu eksik kalır.

Yaşadığımız dünyada insanlık bir kadının acısını duyamıyorsa, aslında en büyük kaybını çoktan yaşamıştır.