“Allah kimin hidayetini dilerse onun sadrını İslâm’a açar.”
(En‘âm Suresi, 125)
Yazan: Derya Sabuncu
Kur’ân-ı Kerîm’in derûnî mânâ tabakalarından biri dahi “şerh-i sadr” yani sadrın inşirah bulması hakikatidir. Nitekim En‘âm Sûresi’nin 125. âyet-i celîlesinde şöyle buyurulmuştur:
“Allah Teâlâ kime hidayet murâd ederse onun sadrını İslâm’a açar.”
Bu ayet, insanın iç dünyasında gerçekleşen en büyük dönüşümü anlatır. Çünkü hidayet çoğu zaman dışarıdan gelen bir bilgi değil, içeride açılan bir rahmet kapısıdır.
Alimlere göre sadr, insanın iç âleminin ilk eşiğidir. Kalbe açılan bir avlu gibidir. İnsan önce bu avluda nefes alır; korkular, vesveseler, umutlar ve ilk sezgiler burada dolaşır. Eğer bu avlu dar ise, kalp de sıkışır; fakat Allah cc sadrı açtığında, insanın iç dünyası bir bahar sabahı gibi genişler.
Bu hakikatin idrâk ve izâhı için ehl-i tasavvufun istimâl eylediği birtakım temsîlât ve teşbîhât vardır.
- Evvelâ pencere temsîlidir:
Kapalı bir odada duran insanı düşünün. Odanın içinde eşya vardır, düzen vardır, hatta belki bir kandil bile yanıyordur; fakat pencere kapalıysa hava ağırlaşır, ışık zayıf olur. İnsan kendini sıkışmış hisseder. İşte sadrın açılması, o pencerenin açılması gibidir. İçeriye temiz hava girer, ışık çoğalır, insanın nefesi genişler. Aynı kalp, aynı insan; fakat artık içeriye rahmet girmektedir.
- Sâniyen toprak temsîlidir:
Kurumuş, çatlamış bir toprak düşünün. Yağmur düşmediği sürece bu toprak serttir; ne tohum kabul eder ne de filiz verir. Fakat ilkbahar yağmuru toprağa değdiğinde sertlik çözülür. Toprak yumuşar, tohumlar uyanır, hayat başlar. Gönül ehli der ki: Hidayet yağmur gibidir; sadr ise toprağın yumuşamasıdır.
- Sâlisen deniz temsîlidir:
Dar bir kabın içine konulan su hemen taşar. Fakat aynı suyu bir denize bırakırsanız, ne fırtına onu eksiltir ne de dalgalar onu daraltır. İnsan sadrı dar olduğunda küçük bir söz bile kalbini incitir; küçük bir olay onu karanlığa sürükler. Fakat sadr genişlediğinde insan deniz gibi olur. Dalgalar gelir, fakat denizi bitiremez.
Mevlânâ cc. Rûmi bu hakikati şöyle anlatır:
“Dar kap bir damlayı taşıyamaz; fakat geniş gönül bir okyanusu saklar.”
Bu yüzden tasavvufta “şerh-i sadr”, yani sadrın genişlemesi, iman yolculuğunun en büyük işaretlerinden biridir. Çünkü hakikat, dar kalplere sığmaz. Kibirle sıkışmış, korkuyla kilitlenmiş, dünyaya bağlanmış bir göğüste iman zor nefes alır.
Allah cc hazretleri bir kuluna hidayet vermek istediğinde önce göğsündeki görünmez kapıları açar. Kişi fark eder ki:
- Hakikati duymaya daha hazırdır.
- Merhameti daha kolay hisseder.
- Sabır artık bir yük değil, bir kuvvet olur.
- Dünya daraldıkça kalbi genişler.
İmam Gazâlî r.a bu hâli şöyle açıklar: “Sadrın açılması, kulun hakikate karşı içten bir ferahlık duymasıdır.”
Zira iman yalnızca aklın nazarî iknâsıyla kemâle ermez; kalbin itmi’nân bulması ve sadrın inşirahı ile hakikati tam mânâsıyla idrâk eder.
- Akıl → hakikati tanır ve tasdik eder
- Kalp → o hakikatte huzur ve yakin bulur
Netîce-i kelâmda şu hakikat zâhir olur:
Hidayet, sadece doğru yolu görmek değildir. Hidayet, o yolda yürüyebilecek kadar kalbin genişlemesidir.
Ve işte ayetin sırrı burada saklıdır: Allah cc hazretleri bir kuluna rahmet etmek istediğinde, önce onun sadrını açar. Göğsündeki görünmez kapılar açılır; içeriye sabır, hikmet ve teslimiyet girer. İnsan o zaman anlar ki:
Hakikat aslında hep vardı. Fakat onu görmek için kalbin nefes alması gerekiyordu.
Hulasaten:
İnsanın mânevî bünyesi, zahirde görünen bedenle mahdut olmayıp müteaddid letâif ve merâtibden müteşekkil latîf olan bu alemi sıralamaya koyarsak şayet:
- Sadr (Göğüs) – Duyguların ve ilk düşüncelerin geldiği alan
- Kalb – İmanın merkezi
- Fuâd – Derin idrak ve sezgi
- Lüb – Hakikatin özü
