10-16 Mayıs Engelliler Haftası yine çeşitli etkinliklerle geçti. Meydanlarda kortejler kuruldu, balonlar uçuruldu, marşlar söylendi, protokol konuşmaları yapıldı. Renkli görüntüler ekranlara taşındı.

Televizyonların akşam haber bültenlerinde “coşkuyla kutlandı” cümlesi yankılandı durdu.

Fakat insan ister istemez durup düşünüyor:
Bir toplum, hangi eksikliğini kutlar?
Hangi yarasını alkışlarla örter?
En önemlisi, erişemeyen insanların yaşadığı bir ülkede, erişilebilirlik gerçekten bir kutlama konusu olabilir mi?

Aslında Engelliler Haftası bir kutlama haftası değildir. Olmamalıdır da.

Bu hafta; bir vicdan muhasebesi, bir toplumsal yüzleşme, bir empati sınavıdır.

Çünkü mesele yalnızca bedensel engeller değildir. Asıl mesele, toplumun zihninde büyüttüğü görünmez duvarlardır.

Elbette Türkiye’de son yıllarda engelli bireylerin yaşam kalitesini artırmak adına küçümsenemeyecek adımlar atıldı.

Kamu binalarında rampalar yapıldı, toplu taşımada erişilebilirlik arttı, şehir planlamalarında yeni standartlar geliştirildi.

Eğitimden istihdama kadar pekçok alanda önemli düzenlemeler hayata geçirildi.
Bunlar kıymetlidir. Hatta bazıları gerçekten devrim niteliğindedir.

Bugün birçok şehirde bir görme engelli bireyin hissedilebilir yüzeylerle yolunu bulabilmesi, bir tekerlekli sandalye kullanıcısının metroya binebilmesi geçmişe göre büyük bir ilerlemedir.

Ancak mesele tam da burada başlıyor. Çünkü teknik dönüşümle zihinsel dönüşüm aynı hızda ilerlemiyor.

Bir kaldırıma rampa yapmak kolaydır. Zor olan, o rampanın önüne araba park etmemeyi öğrenmektir.

Sarı çizgiler döşemek, kılavuz yollar yapmak mümkündür. Ama o çizgilerin üzerine motosiklet bırakmamak bir medeniyet meselesidir.

Asansör yapmak mümkündür. Fakat engelli bireyin o asansöre ulaşırken maruz kaldığı bakışları değiştirmek, işte o gerçek toplumsal dönüşümdür.

Bugün şehirlerimizin birçok noktasında hâlâ aynı manzaralarla karşılaşıyoruz.

Kaldırımlar işgal altında. Yaya yolları araçlarla kapatılmış durumda. Görme engelliler için yapılan yürüyüş yolları kafe masalarının altında kayboluyor.

Tekerlekli sandalye kullanan bir vatandaşın bağımsız hareket etmesi çoğu zaman bir mücadeleye dönüşüyor.

Oysa mesele yalnızca fiziksel erişim değildir; mesele, bir insanın onuruyla yaşayabilmesidir.

Çünkü engelli bireylerin en büyük mücadelesi çoğu zaman bedenleriyle değil, toplumun duyarsızlığıyladır.

Bizler bazen engelliliği yalnızca özel günlerde hatırlıyoruz.

Bir haftalık farkındalık cümleleri kuruyor, birkaç sosyal medya paylaşımı yapıyor, sonra günlük hayatın telaşında unutuyoruz.

Halbuki gerçek farkındalık, hayatın tam içinde başlar.
Trafikte başlar.
Kaldırımda başlar.
Toplu taşımada başlar.
İnsanların birbirine bakışında başlar.

Bir toplumun vicdan seviyesi, en güçlü insanına gösterdiği saygıyla değil; en kırılgan bireyine sunduğu yaşam hakkıyla ölçülür.

Engelli bireylere “yardım edilmesi gereken insanlar” gözüyle bakmak da eksik bir anlayıştır.

Onların ihtiyacı merhamet değil; eşitliktir. Acınmak değil, hayata engelsiz katılabilmektir. Çünkü erişilebilirlik bir lütuf değil, temel insan hakkıdır.

Belki de önce şu soruyu sormalıyız kendimize:
Bir engelli birey bu ülkede gerçekten özgürce yaşayabiliyor mu?
Bir anne, engelli çocuğuyla sokağa çıktığında kaygı duymadan yürüyebiliyor mu?
Bir genç, yalnızca fiziksel engeli nedeniyle hayallerinden vazgeçmek zorunda kalıyor mu?

Eğer bu soruların cevabı hâlâ tam anlamıyla “evet” değilse, o zaman önümüzde uzun bir yol var demektir.

Üstelik hepimiz birer engelli adayıyız. Hayatın hangi durağında, hangi imtihanla karşılaşacağımızı bilmiyoruz.

Bugün rahatça çıktığımız bir merdiven, yarın aşamadığımız bir engele dönüşebilir.

İşte tam da bu yüzden erişilebilir şehirler aslında yalnızca engelliler için değil, herkes için daha insani şehirlerdir.

Bu hafta; gösterişli etkinliklerden çok, içten bir muhasebeye ihtiyaç duyuyor.

Belki biraz daha az alkışa, biraz daha fazla duyarlılığa… Biraz daha az sloganlara, biraz daha fazla sorumluluğa…

Çünkü gerçek medeniyet; yüksek binalar yapmakla değil, kimseyi geride bırakmamakla mümkündür.

Evet!.. Daha erişilebilir bir Türkiye mümkün.

Ama önce kaldırımlardaki değil, zihinlerimizdeki engelleri kaldırmamız gerekiyor.