Sosyal medyada dolaşan yardım videolarını izlerken çoğumuzun içi sızlıyor.
Yıkık bir ev, sobasız bir oda, yalnız bir yaşlı, üstü başı yetersiz bir çocuk…
Görüntüler kısa ama etkisi ağır…
Ancak bu videoların ardından sormamız gereken asıl soru şudur:
Bu insanlar bu hâle gelene kadar neredeydik?
Anadolu’nun köylerinde, kasabalarında ve şehirlerin kenar mahallelerinde; yaşlılar, yalnız anneler, yetimler ve çocuklar insan onuruna yakışmayan şartlarda yaşam mücadelesi veriyor.
Çoğu zaman bu durum, kamu mekanizmaları tarafından değil; hayırseverler ve sivil toplum kuruluşları tarafından fark ediliyor. Yardım ulaşıyor, görüntüler paylaşılıyor ve toplum kısa süreli bir vicdan rahatlaması yaşıyor mu? Bu sorunun cevabını okuyuculara bırakmak daha doğru olur.
Burada önemli bir ayrımı net biçimde yapmak gerekir.
Sivil toplum kuruluşları kıymetli bir boşluğu doldurmaktadır. Eleştiri, onların varlığına değil; bu durumun zorunlu hâle gelmiş olmasına yöneliktir. Ayrıca bu videolar, ülke genelinde her yerde aynı ihmalin olduğu anlamına da gelmez. Sorun, genelleştirilemeyecek kadar yerel; fakat göz ardı edilemeyecek kadar ciddidir.
Asıl mesele, bu yardımların neden ilk temas noktası hâline geldiğidir. Çünkü konu yalnızca merhamet değildir. Bu mesele emanet, sorumluluk ve hesap meselesidir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, devleti açıkça “sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlar. Sosyal devlet, yoksulluğu seyreden değil; önlemekle yükümlü olan devlettir. Devlet, “başvuru gelmedi” gerekçesiyle sorumluluktan çekilemez. Zira sosyal yardım ve koruma mekanizmaları, başvuruya bağlı olmaktan çok re’sen tespit esasına dayanır.
Bu nedenle uzun süreli ve ağır yoksulluk vakaları, bireysel bir talihsizlikten ziyade; yerel düzeyde kamu görevlerinin işlememesi ya da yeterince denetlenmemesinin bir göstergesidir.
Elbette görevini hakkıyla yapan, imkânları ölçüsünde sahada olan ve sorumluluk bilinciyle çalışan kamu görevlileri bu değerlendirmenin dışındadır. Ancak tablo değişmiyorsa, mesele kişisel gayretten çok kurumsal aksaklık ve denetimsizliktir. Aynı bölgede yıllarca süren yoksulluk, birden fazla kurumun gözünden kaçamaz; kaçıyorsa burada ciddi bir yönetim problemi vardır.
Kendisini Müslüman olarak gören kamu görevlileri için şu hatırlatma önemlidir:
İslam’da yönetim bir ayrıcalık değil, emanettir. Kur’an, emanetin ehline verilmesini ve insanlar arasında adaletle hükmedilmesini emreder. Peygamber Efendimizin “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz” hadisi, yetkinin aynı zamanda hesap verme yükümlülüğü olduğunu açıkça ortaya koyar.
Bu hatırlatma bir suçlama değildir. Ancak bir kamu görevlisi, görev alanındaki açık bir mağduriyeti bilip de uzun süre görmezden geliyorsa; bu durum yalnızca idarî ve hukukî bir eksiklik olarak kalmaz, vicdanî ve dinî bir sorumluluğa dönüşür.
“Zerre kadar hayır ve zerre kadar şer karşılıksız kalmayacaktır” ayeti hatırlandığında, bu meselenin “hakkını helal et” denilerek geçiştirilecek bir durum olmadığı da açıktır.
Toplumsal boyut da en az bu kadar önemlidir. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” hadisi, bireysel bir ahlâk çağrısından ibaret değildir. Bu ifade, sosyal düzen ile iman arasındaki bağı kurar. Bir mahallede açlık varken; yalnızca bireylerin değil, yönetenlerin sessizliği de toplumsal bir vebal üretir.
Kur’an’da yetimi itip kakmak ve yoksulu doyurmaya teşvik etmemek ağır biçimde eleştirilir. Bu eleştiri yalnızca bireylere değil; düzen kuran ve yönetenlere de yöneliktir.
İslam hukukunda kamu kaynakları Beytülmal olarak tanımlanır; bu yönüyle “yetim malı” hassasiyetindedir. Bu kaynaklar yöneticilerin tasarruf alanı değil; toplumun, özellikle de muhtaçların hakkıdır. Hz. Ömer’in adalet anlayışı, yöneticiliğin ne kadar ağır bir sorumluluk olduğunu gösteren tarihsel bir ölçüdür.
Bugün sosyal yardım mekanizmaları mevcutken muhtaçlar sistem dışına düşüyorsa; sorun çoğu zaman kaynak yetersizliği değil, denetim zafiyeti ve koordinasyon eksikliğidir. Bu da doğrudan kul hakkının zedelenmesi anlamına gelir.
Tam bu noktada gözden kaçmaması gereken bir başka mesele daha vardır. Yardım videolarını izlerken, dağıtılan çantaların ve eşyaların büyük bölümünün yabancı kültürlere ait çizgi film kahramanlarıyla kaplı olduğu dikkat çekmektedir.
Elbette bu durum hayırseverlerin bireysel tercihi ya da kusuru değildir. Ancak şu soruların sorulması gerekir:
- Bu konuda Kültür ve Turizm Bakanlığı ne yapmaktadır?
- Millî Eğitim Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı bu kültürel boşluğun neresindedir?
- Milliyetçilikten söz edenler, vatanseverliği kimseye bırakmayan iş insanları nerededir?
- Bu işin bir vebali yok mudur?
Yabancı vakıf ve fonlar, kültürel yozlaşma için hesapsız kaynak ayırırken; bizimkiler neden seyirci kalmaktadır? Ar-Ge, eğitim ve kültür odaklı fonlar kurulmadı mı?
Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan 16 Türk devletinin, çocuklara ve gençlere örnek olacak kahramanları, değerleri ve hikâyeleri yok mudur?
Bu alan boş bırakıldığında, başkaları doldurur.
Bu yazı bir itham değil; bir emanet hatırlatmasıdır.
Yoksulluk görülüp giderilmiyor, ardından dramatik görüntülerle kamuoyuna yansıyorsa;
sosyal devlet sorgulanır,
yerel yönetim ve idare anlayışı sorgulanır,
ve en sonunda samimiyet sorgulanır.
Çünkü bu topraklarda;
iman adaletle,
adalet ise sorumlulukla ölçülür.
Selam ve saygılarımla
