Modern dünyanın en çok tüketilen mazereti şudur: “Vaktim yok.”
Oysa zaman hiçbir şey söylemez. Ne hızlanır ne yavaşlar ne de durur. Değişen şey, yalnızca bizim ona bakışımızdır.
İnsanın düşünmeye vaktinin olmaması, aslında suçu zamana atmasından değil; zihnin, ruhun ve kalbin yavaşlamayı unutmasından kaynaklanır.
Tefekkürün Derinliği
Tefekkür…
Bu eski kelimenin içinde öyle zengin bir dünya saklıdır ki...
Yalnızca düşünmek değil; anlamak, idrak etmek, sezmek, duyumsamak, kendine ayna tutmak, eşyanın ve hayatın ardındaki hikmeti aramak demektir.
Kim tefekkür ederse, kendi hayatının direksiyonuna geçer.
Kim tefekkür etmezse, başkalarının çizdiği güzergâhta yol alır.
Bu yüzden düşünmeyen toplumlar, aslında kendi hayatlarını yaşamaz; kendilerine sunulana razı olurlar.
Hızın Kıskacında İnsan
Sokaklara bakın…
Her şey hızlı: Yürüyüşler hızlı, konuşmalar hızlı, tüketim hızlı.
İnsan, düşünmek için durmaya korkar hâle geldi. Çünkü durduğu an kendisiyle baş başa kalacak; belki de yıllarca kaçtığı sorularla yüzleşecektir:
- “Ben ne yapıyorum?”
- "Yaptığım doğru mu?
- “Nereye gidiyorum?”
- “Bu hayatı kim için yaşıyorum?”
- “İnandıklarım gerçekten benim mi, yoksa kalabalığın gürültüsünde üzerime yapışan düşünceler mi?”
Bugün toplumsal yorgunluğun asıl sebebi uyku eksikliği değil; tefekkür eksikliğidir.
Düşünmeyenin Yükü
Düşünmeyen insan yorulur.
Çünkü düşüncelerini başkalarına emanet eder. Onlar onun yerine karar verir, onun yerine yaşar, hatta onun yerine hayal kurar.
Ve o kişi, hayatı boyunca kendine ait olmayan bir dünyayı taşır durur omuzlarında.
Hâlbuki tefekkür, insanın ruhunu dirilten bir nefes gibidir.
Bir sabah vakti camdan dışarı bakıp gökyüzünün sessizliğine kulak vermek…
Akşamüstü yolda yürürken yere düşen yaprağın ömrünü düşünmek…
Bir çayın buharında geçen yılları, bir çocuğun gülüşünde hayatın masumiyetini fark etmek…
Bunlar hep tefekkürdür.
Ve bu küçük anlar insanı kendine getirir; kalbiyle, aklıyla ve vicdanıyla yeniden buluşturur.
Kendi Hikâyesini Yazmak
Düşünmek, insanın kendine borcudur.
Çünkü sadece düşünen insan, kendi hikâyesini yazar. Yoksa başkalarının yazdığı bir senaryoda figüran olmaya mahkûm olur.
Bugün dünyada birçok sorun (savaşlar, adaletsizlikler, tüketim çılgınlığı, insanın insana yabancılaşması) belki de tek bir şeyin eksikliğinden büyüdü: Tefekkür eden insanın azlığından.
Düşünmeyen, sorgulamayan, anlamaya çalışmayan toplumlar yönlendirilmeye en müsait olanlardır.
Fırtınada savrulan bir yaprak gibi, rüzgârın estiği her yere sürüklenirler.
Sessiz Devrim
Belki de en büyük devrim, insanın kendi içinde yapacağı o sessiz devrimdir.
Bir an durup düşünmek…
Ve kendine dönmek…
Zamanı değil, kendini yönetmek…
Tefekkür, insanı özgürleştirir.
- Kendi kalbini duyan, başkasının kalabalık çığlığına ihtiyaç duymaz.
- Kendi aklıyla yürüyen, başkasının gölgesinde yaşamaz.
- Kendi yolunu bulan, başkasının patikasında kaybolmaz.
Bu yüzden “vaktim yok” demeyelim. Çünkü mesele vakit değil; mesele niyet, farkındalık ve cesarettir.
İlk başta düşünmek insana ağır bir yük gibi gelir. Çünkü düşünmek, kolay bir iş değildir; zor bir zanaattir.
İnsan, zihnini harekete geçirdiğinde kendiyle yüzleşir, sorularla boğuşur, cevapların peşine düşer. Bu çaba yorucu görünse de, aslında ruhu arındıran bir yolculuktur.
Unutmayalım: Düşünmeyen toplumlar başkalarının düşüncelerini yaşar.
Düşünen insan ise kendi hayatını…
