Ramazan, hakikatte insanın kendi içine döndüğü, kendisiyle yüzleştiği, kalbin sesini ilk defa bu kadar derinden duyduğu bir mevsimdir.
Öyle bir mevsim ki; bazen bir sahur vakti sessizliğinde, bazen bir iftar ezanının ilk harfinde, bazen de hiç beklemediğiniz bir anda gözlerinizden süzülen bir damla yaşta kendini hissettirir.
Geçtiğimiz günlerde kaleme aldığımız “Ramazan’ı Hissetmek” başlıklı yazımızın ardından gelen bir mesaj, bu ayın aslında neyi ifade ettiğini bir kez daha hatırlattı.
Bir okuyucumuz şöyle diyordu:
“Bizim bir arkadaş, ‘Ben çok günahkâr bir insanım. Geçmişte çok yanlışlar yaptım. Düşündükçe ağlamak geliyor içimden. Bu mübarek ayda kendimi affettirebilir miyim?’ diye soruyor. Sürekli içinden ağlamak geldiğini söylüyor…”
Bu satırlar bir sorudan ibaret değil; bu satırlar bir kalbin titremesi, bir vicdanın uyanışı, bir insanın kendi hakikatiyle yüzleşmesidir.
Açıkça söylemek gerekir ki…
Bir insanın içinden ağlamak geliyorsa, o kalp henüz ölmemiştir.
Ramazan ayı, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa'nın (S.A.V.) müjdesiyle “başı rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennemden kurtuluş” olan bir aydır.
Bu hadis sadece bir bilgi değildir; bu hadis, umudunu kaybetmiş kalpler için bir kapıdır.
Belki de o kapı, tam da kendini “çok günahkâr” hissedenler için aralanır.
Çünkü Ramazan, sadece kusursuz insanların değil; kusurlarının farkına varanların da ayıdır.
Hayatın koşuşturması içinde insan çoğu zaman kendinden kaçar.
Yaptığı hataları bastırır, yanlışlarını unutmaya çalışır, vicdanının sesini kısmaya alışır.
Ama Ramazan geldiğinde, o bastırılan her şey yeniden su yüzüne çıkar.
Kalp konuşmak ister. Ruh hesaplaşmak ister.
İnsan susamaz.
İşte o an, gözyaşı devreye girer.
Gözyaşı… Sadece bir duygu değildir.
Bazen bir tevbedir.
Bazen bir duadır.
Bazen de insanın Allah’a en yakın olduğu andır.
“İçimden sürekli ağlamak geliyor” diyen o insan… Belki de yıllardır ilk defa kendisiyle yüzleşiyordur.
Belki de kalbi, uzun bir uykudan yeni uyanıyordur.
Bilmek gerekir ki; pişmanlık, affın kapısını çalan en samimi sestir.
İslâm geleneğinde “nedamet” yani pişmanlık, tevbenin özü olarak kabul edilir.
Bir insan yaptığı hataları hatırlayıp içten içe yanıyorsa, o yanış aslında bir arınmadır.
Çünkü günahın en tehlikeli hâli, işlendikten sonra normalleşmesidir.
İnsan yaptığı hatayı unutuyorsa, işte asıl tehlike oradadır.
Ama hatırlayıp da ağlayabiliyorsa… İşte orada umut vardır.
Bugün pek çok insan kendini “çok günahkâr” olarak tanımlıyor.
Belki gerçekten de hatalar yapıldı, kırılan kalpler oldu, ihmal edilen sorumluluklar, geciktirilen ibadetler, unutulan değerler…
Ama şu hakikati gözden kaçırıyoruz:
Allah’ın rahmeti, insanın günahından büyüktür.
Bu cümle kuru bir teselli değil, bir imandır. Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah şöyle buyurur:
“Ey kendilerine zulmeden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar…” (Zümer Suresi, Âyet: 53)
Bu âyet, kendini “en günahkâr” hisseden insana hitap eder. Çünkü ümitsizlik, şeytanın en sevdiği duygudur.
İnsanı günah kadar yıkan şey, affedilmeyeceğine inanmasıdır.
Oysa Ramazan, “sen yine de gel” ayıdır.
Ramazan’da aç kalmak, susuz kalmak, sadece bedeni terbiye etmek değildir. Asıl mesele, kalbin arınmasıdır.
İnsan bu ayda kendine şu soruyu sormalıdır:
“Ben gerçekten kimim?”
Geçmişte yaptıklarıyla mı tanımlanır insan, yoksa tövbesiyle mi?
Bir hata, bir insanın kaderi değildir. Ama o hatadan dönmemek, işte o kader olabilir.
Bu yüzden okuyucumuzun arkadaşına verilecek en doğru cevap şudur:
Evet, affedilebilirsin.
Hem de sandığından çok daha kolay… Ama bunun bir şartı var: Samimiyet.
Samimi bir tövbe…
Ne uzun cümleler ister ne de kusursuz bir dil.
Bazen sadece şu söz yeterlidir:
“Allah’ım, ben yanlış yaptım. Bağışla, affet.”
İşte bu cümle, kalpten söylendiğinde göğe yükselen en ağır sözlerden biridir. Çünkü içinde kibir yoktur, inkâr yoktur, kaçış yoktur. Sadece kabul vardır.
Allah (C.C.), kabul edeni kabul eder.
Belki de o insanın içinden ağlamak gelmesi, bir cezadan çok bir nimettir. Çünkü herkes ağlayamaz. Herkes pişman olamaz. Herkes kendi hatasını göremez.
Kalbin sızlaması, hâlâ diri olduğunun işaretidir.
Bugün birçok insan, hata yapmasına rağmen hiçbir şey hissetmiyor.
İşte asıl korkulması gereken budur.
Çünkü hissizleşmiş bir kalp, en ağır yükü taşır ama farkında olmaz.
Oysa ağlayan kalp hafifler.
Ramazan geceleri bunun için vardır.
Sahur vakitleri bunun için vardır.
Secdeler bunun için vardır.
İnsan, gecenin bir vaktinde yalnız kaldığında, kimse görmezken, sadece Allah’la baş başa kaldığında… İşte o zaman gerçek olur.
Orada ne gösteriş vardır ne de yalan. Orada sadece insan vardır.
Bir de Allah…
Belki de o arkadaşa söylenecek en güzel söz şudur:
“Ağla… Ama umutsuzluktan değil, umuda yürüyerek ağla.”
Çünkü o gözyaşı, eğer Allah için dökülüyorsa, insanı karanlıktan çıkarır. Her damla, bir günahı siler gibi iner kalpten.
Unutulmamalıdır ki;
Allah, kendisine yönelen hiçbir kalbi geri çevirmez.
Ramazan, bir dönüş mevsimidir.
Bir başlangıçtır.
Bir kapıdır.
O kapının eşiğinde duran herkes için aynı çağrı vardır:
“Gel…”
Geçmişin ne olursa olsun,
kalbin ne kadar kırık olursa olsun,
gözlerin ne kadar dolu olursa olsun… Gel.
Çünkü bu ay, affın ayıdır.
Bu ay, yeniden başlamanın ayıdır.
Bu ay, insanın kendine en çok yaklaştığı aydır.
Belki de… En çok Allah’a yaklaştığı.
