İstanbul’un akşamları, hele Ramazan geceleri… Her biri ayrı bir hikâyedir.
Bir sokaktan geçersiniz; bir fırının önünde sıcak pidelerin buğusu yükselir. Başka bir köşede, eski bir radyo gibi hafif cızırtılı bir ezan sesi kulağınıza ilişir.
Kalabalığın içinde yürürken aslında kendi içinize doğru bir yolculuğa çıkarsınız.
Bu akşam da öyle oldu. Kalabalığın içinde kendimi yalnız hissettim. Uzun uzun düşündüm...
Arkadaşlar, ikinci cemrenin suya düştüğünü söyledi.
Hani, önce havaya, sonra suya, sonra toprağa düşen cemreler… Baharın müjdecisi.
Ama burası İstanbul; ne zaman hangi yüzünü göstereceği belli değil.
Hava soğuk… İnsanın içine işleyen türden.
İftardan sonra teravih için caminin yolunu tuttum. Caminin önüne yaklaştıkça farklı bir hareketlilik gözüme çarptı.
Bir kamyonet yanaşmış giriş kapısına. Etrafında toplanmış insanlar… En çok da çocuklar. O cıvıltı, o neşe… Sanki soğuk havaya inat, bahar erkenden gelmiş gibiydi.
Lokma dağıtılıyordu.
Kamyonetin üzerindeki LED ekranda kayan yazı, hayatın bir başka gerçeğini hatırlatıyordu:
“Merhum İbrahim Yıldız’ın ruhuna Fatiha…”
Bir yanda hayatın devam eden akışı, çocukların gülüşleri; diğer yanda ölümün sükûneti.
İnsan o an fark ediyor: Bu dünya tam da böyle bir yer. Gülüş ile hüzün yan yana.
“Allah rahmet eylesin” dedim içimden. Lokma dağıtanlara da “Allah kabul etsin” diye dua ettim.
Çünkü bu topraklarda paylaşmak, sadece bir ikram değildir; bir hatırlayıştır.
Ölümü, faniliği, geride kalanların duasına muhtaç olmayı…
Caminin kapısına yöneldim.
Kapıda küçük bir çocuk, elinde bir kutu… Lokum dağıtıyor. Hem de fındıklı.
Belki onun için sadece bir şeker, ama aslında o da bir hayrın parçası.
Ona da aynı duayı ettim:
“Allah hayrınızı kabul etsin.”
Çocuk, belki tam anlamını bilmiyordu bu sözün.
Ama olsun, nasıl olsa bir gün anlayacak. Çünkü bu toplumda hayır, sadece verilmez; yaşanarak öğrenilir.
İçeri girdim.
Yatsı ezanı bitmek üzereydi. Cami doluydu. Hem de ağzına kadar… Saflar sık, insanlar omuz omuza.
İçimden “Maşallah” dedim. İşte Ramazan’ın ruhu… İnsanları aynı çizgide buluşturan, zengini fakiri, yaşlıyı genci aynı safta birleştiren o görünmez bağ…
Ama bir şey eksikti.
Her akşam bu saatlerde alışık olduğumuz o uğultu yoktu.
Hafif bir koşuşturma, arada yükselen çocuk sesleri, birinin diğerine “yapma” demesi… O tanıdık gürültü yoktu.
Bir an duraksadım.
Başımı kaldırıp üst kata baktım. Çocuklar genelde orada olurdu. Koşan, gülen, bazen de birbirini kovalayan… Ama bu akşam yoktular.
Teravih başladı.
Ramazan’ın 8’inci günü bu akşam, alışılmadık bir şekilde, son derece sessiz.
Huşû içinde bir namaz kıldık. Ne bir koşuşturma, ne bir kahkaha, ne de bir uyarı sesi…
Namaz boyunca zihnimde tek bir soru dolaştı:
Bu sessizlik gerçekten iyi mi?
Elbette ibadette sükûnet, huşû, dikkat… Bunlar önemli.
Kim istemez ki daha derin bir odaklanma, daha az dikkat dağınıklığı?
Ama bir cami sadece ibadet edilen bir yer midir? Yoksa aynı zamanda bir hayat mekânı mı?
Çocuk sesleri… Bazen bizi rahatsız eder. Konsantrasyonumuzu bozar. Ama o sesler aslında bir şeyin işaretidir:
Hayatın devam ettiğinin.
Bir camide çocuk yoksa, orada geleceğin ayak sesleri de yok demektir.
Belki birileri kızdı.
Belki “gürültü yapmayın” denildi.
Belki çocuklar kendilerini istenmeyen hissetti.
Belki de bu yüzden bu akşam yoktular.
İşte asıl soru burada başlıyor:
Sessiz bir cami mi daha hayırlıdır, yoksa içinde çocukların koşturduğu bir cami mi?
Çocuk, camide gürültü yapar. Çünkü o henüz çocuktur. Cami onun için sadece ibadet yeri değil, aynı zamanda keşif alanıdır. Halının desenlerini inceler, kubbeye bakar, arkadaşını bulur… Farkında olmadan o mekânla bağ kurar.
Eğer biz o bağı koparırsak, yarın o çocuk camiye yabancı büyümez mi?
Bugün “sessizlik” adına susturduğumuz çocuklar, yarın tamamen susmaz mı?
Belki de mesele şu: Çocukları camiden uzaklaştırmadan, onlara camiyi öğretmek… Onları azarlamadan, sevdirmek… Gürültüyü tamamen yok etmek değil, onu anlayışla yönetmek…
Çünkü cami sadece bugünün ibadet edenlerine ait değildir. Aynı zamanda yarının cemaatine de aittir.
O çocuklar, bir gün bu safı dolduracak insanlar.
Bu akşam huzurlu bir teravih kıldık. Evet.
Ama içimde hafif bir eksiklik kaldı.
Çünkü bazen bir caminin ruhu, sadece sessizlikte değil…
O sessizliği zaman zaman bozan çocuk kahkahalarında saklıdır.
Belki de asıl denge şudur:
Huşû ile hayatın, sükûnet ile neşenin, ibadet ile çocukluğun bir arada olabildiği bir cami…
Çünkü Ramazan, sadece ibadet ayı değil; aynı zamanda merhamet ayıdır.
Ve merhamet, en çok da çocuklara yakışır.
