Hayat dediğimiz şu uzun yolculukta hepimizin sırtında görünmez bir heybe var.
Kimimiz onu diplomalarla dolduruyor, kimimiz sertifikalarla, kimimiz unvanlarla...
Oysa heybenin asıl ağırlığını belirleyen şey, içine konulan kâğıt parçaları değil, o kâğıtların ardındaki insanın mayasıdır.
Mayası tutmamış bir hamurun, ister saray fırınında pişsin ister köy tandırında, sonuç hep aynıdır: Hamlık.
Gelin görün ki çağımız, insanı "ne kadar bildiği" üzerinden tartan bir terazi icat etti.
Halbuki kadim bilgelik bize fısıldar: "Önce edep, sonra ilim."
Bu sözün sırrını çözemediğimiz için belki de diplomalı cahiller çağını yaşıyoruz.
Üniversite bitirmiş ama selam vermeyi bilmeyenler, yüksek lisans yapmış ama komşusu açken tok yatanlar, doktora tezi yazmış ama yalan söylemekten çekinmeyenler...
İşte modern zamanların en büyük çelişkisi tam da burada saklı:
Bilgi dağarcığımız Everest'e tırmanıyor ama ahlâk pusulamız yerin dibine batıyor.
Bir çınar ağacı düşünün. Dalları göğe doğru ne kadar yükselirse yükselsin, onu ayakta tutan şey toprağın altındaki kökleridir. Kök çürümüşse, en heybetli dallar bile ilk fırtınada yere serilir.
İnsanın kökleri de ahlâkıdır.
Ahlâk; o görünmez kök sistemi, bizi biz yapan, bizi ayakta tutan, fırtınalara karşı dimdik durmamızı sağlayan derin bağdır.
Diplomalar ise dallardır, yapraklardır; mevsimi gelince dökülür, yenisi gelir, değişir, dönüşür. Ama kökler hep oradadır, orada olmalıdır.
Tarihin tozlu sayfalarını karıştırdığımızda görürüz ki, medeniyetleri çökerten şey kılıç darbeleri değil, ahlâk erozyonudur.
Roma İmparatorluğu barbar kavimlerin akınlarıyla değil, kendi içindeki ahlâkî çürümeyle yıkıldı.
Endülüs'ü kaybedişimizin ardında askerî yenilgiden çok, refahın getirdiği ahlâkî gevşeme vardı.
Bugün de şahit olduğumuz pek çok çöküşün temelinde, bilgi sahibi fakat karakter yoksunu insanların varlığı yatmıyor mu?
Modern eğitim sistemi, bir makinenin parçalarını üretir gibi insan yetiştiriyor.
Herkes bir "uzman" oluyor; bilgisayar uzmanı, finans uzmanı, pazarlama uzmanı...
Peki ya insanlık uzmanı?
İyilik mühendisi, merhamet doktoru, vicdan mimarı olmak için hangi fakülteye kaydolmalı?
Bu sorunun cevabını verebilecek bir üniversite yok dünyada. Çünkü ahlâk, dört duvar arasında öğrenilecek bir ders değil; hayatın içinde, her an, her nefeste yoğrularak kazanılacak bir haslettir.
Bakın Anadolu irfanı ne güzel söyler:
"Adam olmak, okumakla değil; olmakla olur."
Bu söz, yüzyılların süzgecinden geçmiş bir hakikatin damıtılmış halidir.
Okumak elbette önemlidir, ilim öğrenmek farzdır ama asıl mesele, öğrenilen ilmin sahibine "adam olmayı" öğretip öğretmediğidir.
İnsanı insan yapan, bildiklerini nezaketle, merhametle, adaletle yoğurabilme kabiliyetidir.
Düşünsenize; bir cerrah dünyanın en iyi ellerine sahip olabilir, en zor ameliyatları başarıyla yapabilir. Ama eğer hastasına şefkatle yaklaşmıyor, onun acısını anlamıyor, ona bir insan olarak değil de bir "vaka" olarak bakıyorsa, o ellerin marifeti neye yarar?
Ya da bir hâkim, kanun maddelerini ezbere biliyor olabilir. Ama adalet duygusundan yoksunsa, vicdanı körelmişse, vereceği kararlar sadece kâğıt üzerinde kalır; ruhlara işlemez.
Hayat bize şunu öğretir:
Meslekler gelip geçicidir, makamlar emanettir, unvanlar rüzgârda savrulur. Ama insanın kendisiyle ve çevresiyle kurduğu ahlâkî ilişki kalıcıdır.
Bir gün işinizden ayrılırsınız, diplomanız duvarda asılı kalır.
Emekli olursunuz, unvanınız bir anıya dönüşür.
Peki geriye ne kalır?
Siz kalırsınız... Yani karakteriniz, yani duruşunuz, yani nsanlara nasıl davrandığınız, yani sözünüze sadakatiniz, yani elinizin ve dilinizin emaneti...
İşte asıl sınav budur; ve bu sınavın notu, hiçbir karneyle ölçülemez.
Öyleyse gençlere, çocuklarını yetiştiren anne babalara, eğitimcilere ve aslında her yaştan insana düşen vazife şudur:
Önce ahlâkı kuşanmak.
İnsanın iç dünyasını imar etmeden dış dünyada yapacağı her inşa, kumdan kaleler gibi yıkılmaya mahkûmdur.
Ahlâk, insanın omurgasıdır; omurgasız bir beden nasıl ayakta duramazsa, ahlâksız bir insan da er ya da geç çöker.
Unutulmamalıdır ki ahlâk, yaşla değil yaşamakla öğrenilir. Yedi yaşında bir çocuğun gözlerindeki merhamet pırıltısı, yetmiş yaşında bir ihtiyarın kin dolu bakışlarından çok daha değerlidir.
Çünkü ahlâk, takvim yapraklarıyla değil, kalbin yapraklarıyla yazılan bir kitaptır.
Her insan, hangi yaşta olursa olsun, bu kitabın ilk sayfasını açmaya her an başlayabilir. Yeter ki niyet etsin, yeter ki "önce insan olayım" desin.
Diploma sonra gelir. Önce ahlâk, önce edep, önce insanlık...
