Bir önceki yazımızda bahsetmiştik: Trafikte ceza tartışmaları yeniden alevlendi.
Yeni trafik cezaları tarifesi kimine göre “can yakıcı”, kimine göre “cep yakıcı”. Bu yaptırımlar daha ne kadar gündemde kalacak, hep beraber göreceğiz…
Oysa meseleye biraz daha derinden bakınca, sorunun ne sadece para ne de sadece kurallar olduğunu anlıyoruz.
Bu, aslında bir zihniyet meselesi.
Yollar, bireysel özgürlüklerin sınırsızca sergilendiği sahneler değildir. Aksine, herkesin birbirine emanet olduğu ortak alanlardır.
Direksiyon başına geçen her insan, yalnızca kendi hayatından değil; tanımadığı insanların, hiç bilmediği hikâyelerin de sorumluluğunu üstlenir.
Hal böyleyken kuralların “sertliği” değil, “gerekliliği” konuşulmalıdır.
Yeni trafik cezalarının yüksek bulunması anlaşılabilir. Hiç kimse cebinden çıkan parayı hafife almaz. Ancak şu soruyu sormadan da geçemeyiz:
Bu cezalar gerçekten sebepsiz mi yükseldi, yoksa uzun yıllar görmezden gelinen bir sorunun gecikmiş cevabı mı?
Özellikle bir konu var ki, yıllardır sessizce büyüyen bir sorun olarak karşımızda duruyor: Araçların fabrika çıkış özelliklerinin hoyratça değiştirilmesi.
Bir otomobil yalnızca bir metal yığını değildir. Onun tasarımında mühendislik, güvenlik hesapları, aerodinamik dengeler, sürüş stabilitesi ve insan hayatını korumaya yönelik sayısız detay gizlidir. Her bir vida, her bir parça, uzun testlerin ve ciddi hesapların sonucudur.
Peki sonra ne oluyor?
Araç, sahibinin eline geçer geçmez bir “oyuncak” muamelesi görmeye başlıyor.
Egzoz sisteminden süspansiyona, farlardan yazılımına kadar yapılan bilinçsiz müdahaleler, sadece estetik bir tercih değil; doğrudan bir güvenlik tehdidine dönüşüyor.
Gürültü çıkaran egzozlar, yere aşırı yaklaştırılmış araçlar, göz alan ışık sistemleri…
Bunların her biri trafikteki diğer insanlar için potansiyel bir risk.
Burada sorulması gereken soru çok basit: Bir aracı tasarlayan mühendisler gerçekten hiçbir şey bilmiyor muydu? O denge, o yükseklik, o sistemler rastgele mi belirlendi?
Eğer bir aracı beğenmiyorsak, alternatifler zaten var. Piyasada sayısız model, sayısız seçenek mevcut.
Beğenmediğimiz bir aracı alıp sonra onu baştan yaratmaya çalışmak, bireysel zevk değil; kamusal sorumluluğun ihlalidir.
Bazı toplumlarda araç modifikasyonu bir kültür olarak savunulabilir. Ancak her kültür, kendi altyapısı, denetimi ve disiplin anlayışıyla anlam kazanır.
Kuralların zayıf olduğu, denetimin yetersiz kaldığı yerlerde bu tür serbestlikler hızla kaosa dönüşür.
Trafik, deney alanı değildir. Orası, hata payının çoğu zaman hayatla ödendiği bir gerçektir.
İşte bu yüzden, bu alandaki yaptırımların artması bir tercih değil, zorunluluktur. Çünkü mesele yalnızca gürültü ya da görüntü kirliliği değil; doğrudan can güvenliğidir.
Kuralları ihlal eden her modifikasyon, aslında trafikteki diğer insanlara “benim keyfim senin güvenliğinden daha önemli” demenin başka bir yoludur.
Elbette hiçbir ceza tek başına bir toplumu dönüştüremez. Ancak caydırıcılık, düzenin ilk adımıdır.
Kuralların uygulanmadığı bir yerde özgürlük değil, düzensizlik büyür. Ve düzensizlik en çok masumları vurur.
Bugün yüksek bulunan cezalar, belki de yarının kurtarılmış hayatlarıdır.
Bu yüzden tartışmayı “ne kadar pahalı” ekseninden çıkarıp “ne kadar gerekli” noktasına taşımak zorundayız.
Çünkü mesele para değil.
Mesele, insan hayatı.
