Kutsal kitabımız Kur’an’ın inşa ettiği medeniyetin temel taşlarından biri de kardeşliktir. Çünkü insanı yalnızlaştıran, birbirine yabancılaştıran ve kalpleri parçalayan her çağda; vahiy, insanı yeniden insana yaklaştırmak için gelmiştir.
İslâm’ın ortaya koyduğu kardeşlik anlayışı sadece aynı anne babadan doğan insanların arasındaki biyolojik bağdan ibaret değildir.
Kur’an, kardeşliği kan bağının ötesine taşıyarak iman, merhamet, adalet ve sorumluluk bağı hâline dönüştürmüştür.
Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz açık bir şekilde şöyle buyurur: “Mü'minler ancak kardeştir.” (Hucurat Suresi, 10. Ayet)
Bu kısa fakat derin ayet, bir toplumun üzerine kurulacağı en sağlam ahlâkî zemini ortaya koyar. Burada kullanılan “ancak” ifadesi dikkat çekicidir; sanki mü'min olmanın tabiî sonucu kardeş olmaktır.
Aynı kıbleye yönelen, aynı secdede alnını yere koyan, aynı Rabbe kulluk eden insanların birbirine yabancı kalması düşünülemez.
Bugünün dünyasında insanlık büyük bir iletişim çağını yaşıyor görünse de aslında derin bir yalnızlık çağının içindedir.
İnsanlar birbirine her zamankinden daha yakın görünürken, kalpler arasındaki mesafeler büyümektedir.
Komşusunun adını bilmeyen, akrabasının derdinden habersiz yaşayan, kardeşinin acısını görmeyen bir hayat anlayışı modern çağın en büyük çelişkilerinden biridir.
Hâlbuki Kur’an’ın inşa etmek istediği insan modeli böyle değildir.
Müslüman, yalnız kendi hayatını yaşayan bir birey değil; başkasının derdiyle de dertlenen bir vicdan sahibidir.
Bu kardeşlik anlayışının ete kemiğe bürünmüş hâlini en güzel şekilde bize gösteren ise hiç şüphesiz Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa'dır (S.A.V.).
Siyer sayfaları incelendiğinde onun hayatının baştan sona kardeşlik hukukunu inşa etme mücadelesi olduğu görülür.
Medine’ye hicret edildiğinde karşı karşıya kalınan tablo oldukça zordu. Mekke’den gelen muhacirler yurtlarını, mallarını, düzenlerini geride bırakmıştı. Çoğu yeni şehirde neredeyse hiçbir şeye sahip değildi.
İşte böyle bir ortamda Resûlullah (S.A.V.) sadece ekonomik bir çözüm üretmedi; toplumsal bir devrim gerçekleştirdi. Muhacir ile ensarı kardeş ilan etti.
Bu sıradan bir dostluk anlaşması değildi. Bu, insanlık tarihine geçecek kadar büyük bir ahlâkî inkılaptı.
Medineli Müslümanlar, yanlarına gelen muhacir kardeşlerini evlerine aldılar, sofralarını açtılar,
mallarını paylaştılar. Kendi ihtiyaçları varken başkasını tercih ettiler.
Kur’an onların bu hâlini şu ifadelerle över: “Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” (Haşr Suresi, 9. Ayet)
Bugün bu ayeti okurken belki kolayca geçiyoruz; fakat düşünmek gerekir:
İnsan ne zaman kendi ihtiyacı varken başkasını öne alabilir?
Ancak kalbinde gerçek kardeşlik varsa tabii. Çünkü kardeşlik, fedakârlık olmadan kuru bir sözden ibarettir.
Peygamber Efendimiz’in kardeşlik hukukuna dair sözleri de son derece dikkat çekicidir. O şöyle buyurur:
“Sizden biriniz kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” (Buhârî)
Bu hadis, kardeşliğin sadece iyi günde güzel cümleler kurmak olmadığını; iç dünyada kıskançlığı, hasedi, bencilliği ve menfaatçiliği yenmek anlamına geldiğini gösterir.
Bir insan kendisi için başarı isterken kardeşi için başarısızlık diliyorsa, kendisi için huzur isterken başkasının huzurunu bozuyorsa, kendisi için saygı beklerken başkasının onurunu kırıyorsa burada kardeşlikten söz edilemez.
Çünkü kardeşlik, kendi kalbinin merkezine sadece kendini koymamak demektir.
Siyer-i Nebî bize şunu öğretir: Resûlullah insanların arasındaki görünmez duvarları yıkmıştır.
Kabilecilik, soy üstünlüğü, renk ayrımı ve ekonomik sınıf farklılıkları onun getirdiği kardeşlik anlayışında anlamını yitirmiştir.
Siyahî bir köle olan Bilâl-i Habeşî ile Kureyş’in ileri gelenleri aynı safta omuz omuza durmuşlardır. Çünkü İslâm’da üstünlük soyla, servetle, makamla değil; takva ile ölçülür.
Bugün Müslüman dünyanın en büyük yaralarından biri kardeşlik hukukunun zedelenmesidir.
Aynı dine mensup insanlar bazen küçük çıkarlar uğruna birbirini kırabiliyor, ötekileştirebiliyor, hatta düşmanlaştırabiliyor.
Ümmet bilinci işte bu hallerde devreye girer.
Bir bedenin organları gibi birbirine bağlı olma şuuru kaybolduğunda toplumsal çözülme başlar.
Kardeşlik hukuku sadece sevmek değildir; hakkı gözetmektir.
Gıybet etmemektir,
İftira atmamak,
Emanete riayet etmek,
Sır saklamak,
Zor zamanda yanında olmak,
Düştüğünde kaldırmak,
Hata ettiğinde incitmeden uyarmaktır.
Kardeşlik bazen bir tebessüm, bazen bir omuz, bazen de sessizce yapılan bir dua olabilir.
Ne yazık ki çağımızda insanlar büyük cümleler kurarken küçük merhametleri ihmal ediyor.
Oysa Kur’an’ın inşa ettiği kardeşlik büyük idealler kadar küçük inceliklerle de yaşar.
Aç olanı doyurmak,
Hastayı ziyaret etmek,
Cenazeye katılmak,
Borçluya kolaylık göstermek,
Darda olana destek olmak…
Bunların her biri kardeşlik hukukunun parçalarıdır.
Belki bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, kardeşliği slogan olmaktan çıkarıp hayatın merkezine taşımaktır.
Aynı camide saf tutup birbirinin derdine kayıtsız kalan kalpler, kardeşliğin ruhunu yeniden düşünmelidir.
Çünkü kardeşlik, sadece aynı inancı paylaşmak değil; aynı merhameti paylaşmaktır.
Kur’an bize bir toplumun nasıl ayakta kalacağını öğretir: Adaletle,
Merhametle ve kardeşlikle.
Siyer ise bunun nasıl uygulanacağını gösterir.
Resûlullah’ın inşa ettiği toplumun sırrı ne servetti ne güçtü; kalpler arasındaki bağdı.
Dünya ne kadar değişirse değişsin, insanın insana olan ihtiyacı değişmeyecektir. Bu çağın bütün yalnızlığına, kırgınlığına, parçalanmışlığına karşı Kur’an’ın çağrısı hâlâ canlıdır:
Mü'minler ancak kardeştir.
Bu cümle sadece bir hüküm değil; aynı zamanda bir sorumluluk, bir ahlâk ve bir medeniyet tasavvurudur.
Kardeşlik unutulduğunda toplum çözülür, kardeşlik yaşatıldığında ise insanlık yeniden nefes alır
