Bugün takvimler hüzünlü bir yaprağı işaret ediyor. Millî şairimiz, ruh dünyamızın mimarlarından Mehmet Âkif Ersoy’un aramızdan ayrılışının yıl dönümündeyiz.

Bu yazıda, bedeni toprağa kavuşsa da ruhu, yazdığı her mısrada bu aziz milletin damarlarında dolaşmaya devam eden bir devden bahsedeceğiz.

Âkif ismi zikredildiğinde zihinlerde beliren o vakur fotoğraf; yalnızca bir şairin değil, aynı zamanda bir karakter âbidesinin, bir vefâ adamının ve “Korkma!” diyerek bir milleti ayağa kaldıran gür bir sedanın yansımasıdır.

Âkif’i anlamak, sadece onun kelimeleriyle tanışmak değil; o kelimelerin hangi çileli yollardan, hangi yanık yüreklerden süzülüp geldiğini idrak etmektir.

Onun mirası denildiğinde akla gelen o muazzam üçlü; “İstiklâl Marşı”, “Çanakkale Şehitlerine” ve nihayetinde ömrünün özeti olan “Safahat”, Türk edebiyatının ve tarihinin en sarsılmaz sütunlarıdır.

Safahat’ın İzinde İki Büyük Muhafız

Mehmet Âkif’i ve onun ölümsüz eseri Safahat’ı bugün hakkıyla tanıyorsak, bu mirası gelecek nesillere taşımayı kendine dert edinmiş iki büyük isme; M. Ertuğrul Düzdağ ve merhum Yavuz Bülent Bâkiler'e çok şey borçluyuz. Bu iki yazar, yalnızca birer hayran değil, aynı zamanda Âkif’in davasının ve edebî kimliğinin sâdık muhafızlarıdır.

M. Ertuğrul Düzdağ, ömrünü Âkif’e adamış bir ilim insanıdır. Safahat’ın en doğru, en kapsamlı ve en titiz baskılarını hazırlayarak, şairin dilini ve dünyasını sisli perdelerin arkasından çıkarıp günümüze taşımıştır. Onun kaleminden dökülen her satırda, Âkif’in titiz, mütevekkil ve çalışkan ruhunu görmek mümkündür.

Yavuz Bülent Bâkiler ise Âkif’i anlatırken, sanki onunla aynı sofrada oturmuş, aynı acıyı paylaşmış gibi bir samimiyetle konuşurdu. Merhum Bâkiler’in lirik ve akıcı üslubu, Âkif’in karakterindeki sarsılmaz dürüstlüğü ve vatan sevgisini âdeta bir destan gibi ruhumuza işlerdi.

Onun için Âkif; sadece geçmişte kalmış bir şair değil, bugünün gençliğine örnek olması gereken en büyük “şahsiyet” modelidir.

Bir Karakterin Şiirleşmiş Hâli

Âkif’i diğerlerinden ayıran, hayatı ile şiiri arasındaki muazzam tutarlılıktır. O, “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek” derken, edebiyatı bir süs değil, bir hakikat arayışı olarak görmüştür.

Safahat; sokağın sesidir, yetimin feryâdıdır, cephedeki neferin duasıdır. İçinde hem Balkanlar’ın acısı vardır hem de Çanakkale’nin şanlı direnişi.

Onun vefat yıl dönümünde yalnızca yas tutmak yetmez. Onu anmak; verdiği mücadeleyi, “Asım’ın Nesli” hayalini ve o mütevazı ama başı dik duruşunu anlamayı gerektirir.

İstiklâl Marşı yazıldıktan sonra ödül olarak verilen parayı reddedip soğuk Ankara kışında paltosuz gezen o asalet, bugün hepimizin üzerine giymesi gereken en ağır ve en onurlu hırkadır.

Özetle;
Mehmet Âkif Ersoy, yalnızca İstiklâl Marşı’mızın şairi değil; bu milletin vicdanı, karakteri ve inancının en güçlü sesidir. Her bir karış toprağı kanla yoğrulmuş vatanımızın vicdanıdır. O, bu milletin en karanlık gecesinde yıldızları işaret eden eldir.

M. Ertuğrul Düzdağ’ın ilmiyle, merhum Yavuz Bülent Bâkiler’in kalbiyle ve milletimizin bitmeyen vefâsıyla Âkif, ebediyen Safahat’ın sayfalarında ve ay-yıldızlı bayrağın gölgesinde yaşamaya devam edecektir.

Cenâb-ı Allah’tan rahmet diliyorum. Büyük şairin mekânı cennet olsun.

“Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!”