Karadeniz’in kıyısında, çoğu zaman “mutluluk” ile anılan bir şehir var: Sinop. Son yıllarda bu mutluluğun içinde dikkat çekici bir hareketlenme yaşanıyor. Bu hareketin adı: Sinop Film Festivali.
Bugün birçok şehir festival düzenliyor. Ama mesele festival yapmak değil mesele bir fikri, bir vizyonu şehre yerleştirmek. Sinop Film Festivali tam da bu noktada farklı bir yerde duruyor. Çünkü bu festival yalnızca film gösteren bir etkinliğin ötesine geçerek bir şehir hayali kuruyor: Sinop’u bir kültür sanat merkezine dönüştürme hayali.
Bu hayalin arkasında ise genç bir isim var: İzzet Arslan.
1994 doğumlu, Ayancık’tan çıkmış bir sinemacı. Ama mesele onun yaşı değil. Mesele, Türkiye’de pek sık görmediğimiz bir şey yapması: yerel olanı merkeze alarak kültürel üretim kurmak.
Bugün Türkiye’de sinema hâlâ büyük şehirlerin tekelinde. İstanbul dışında üretim konuşmak bile çoğu zaman zor. İşte tam burada Arslan’ın yaptığı işin önemi ortaya çıkıyor. Sinop’ta, Ayancık’ta, Gerze’de “merkez” olmayan bir yerde sinema için alan açmaya çalışıyor.
Ve bunu sadece sözle değil, somut adımlarla yapıyor.
Bir Festival Direktöründen Fazlası: Üreten Bir Sinemacı
İzzet Arslan yalnızca festival düzenleyen bir isim değil; aynı zamanda üretimin içinden gelen bir sinemacı. 1994 yılında Sinop’un Ayancık ilçesinde doğan Arslan, sinemayla bağını daha öğrencilik yıllarında kurdu. Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nde eğitim alırken, Sanat Karavanı ve Arsız Sanat gibi platformlarda sinema üzerine yazılar yazarak bu alana düşünsel olarak da dahil oldu.
2016’da çektiği İletişim Denemesi ile başlayan sinema yolculuğunu, Zingal Son Kuşak ve Karantina Adası gibi belgesellerle sürdürdü. Özellikle Zingal Son Kuşak, yerel bir hikâyeyi sinemasal dile taşıyarak festivallerde karşılık bulan bir iş olarak öne çıktı. Bugün ise TRT 12 Punto kapsamında yapım ödülü alan Bir Kahve Seremonisi projesi üzerinde çalışmayı sürdürerek üretim hattını canlı tutuyor.
Ancak Arslan’ın sinemaya katkısı sadece filmleriyle sınırlı kalmadı. 2022 yılında Ayancık Film Festivali’ni başlatarak ilk kez yerel ölçekte bir sinema hareketi kurdu. Bu deneyimi büyüterek Sinop Film Festivali’ni hayata geçirdi ve bugün bu festivalin yönetmenliğini sürdürüyor. Aynı zamanda Çanakkale Film Festivali’nin de kurucuları arasında yer alarak bu modeli farklı şehirlere taşıma çabası içinde.
Kurucusu olduğu Nirengi Kültür Sanat Derneği aracılığıyla yürüttüğü çalışmalar ve farklı festival organizasyonlarındaki görevleriyle Arslan, yalnızca film üreten değil; aynı zamanda kültürel üretim alanları kuran bir isim olarak öne çıkıyor.
Bu önemli. Çünkü Arslan sinemayı dışarıdan organize eden biri değil hikâyenin içinden gelen, seti bilen, emeğin içinden konuşan bir isim. Bu yüzden kurduğu festivaller üretimi besleyen, yeni hikâyelerin ortaya çıkmasına alan açan bir yapıya dönüşüyor.
Festivalden Fazlası: Bir Ekosistem Kurmak
Sinop Film Festivali’nin en dikkat çekici yönü, klasik festival mantığını kırmaya çalışması. Ulusal kısa film, belgesel ve “Mutluluğun Kıyısında” gibi özel alanlarla şehrin kültürünü ve gündelik hayatını da sisteme dahil ediyor.
Bu küçük gibi görünen detay aslında büyük bir kırılma: Sinemayı herkesin hikâye anlatabileceği bir alana dönüştürüyor.
Bu yaklaşım, Sinop’un kültürel mirasını da doğrudan üretime dahil ediyor. Gastronomi, yerel hafıza, gündelik hayat… Hepsi sinemanın malzemesine dönüşüyor.
Yani festival sadece film göstermiyor, şehri anlatan filmler ürettiriyor.
Mekânın Dönüşümü: Cezaevinden Sinema Salonuna
Sinop Film Festivali’nin en dikkat çekici hamlelerinden biri de mekân kullanımı.
Sinop Tarihi Cezaevi gibi bir hafıza mekânının festival alanına dönüştürülmesi, sadece bir organizasyon tercihi değil. Bu, Lefebvre’in tabiriyle söyleyelim: mekânın yeniden üretimi. Bir zamanlar kapatılma, cezalandırma ve izolasyonun mekânı olan bir yer, bugün sinema ve düşüncenin alanına dönüşüyor. Bu, sembolik olarak şunu söylüyor: “Bu şehir geçmişini taşıyor ama onunla sınırlı değil.”
Asıl Mesele: Bir Şehir Sinema Yapabilir mi?
İzzet Arslan’ın en önemli cümlesi şu: “Sinop’u sadece izleyen değil, sinema yapan bir şehir haline getirmek istiyoruz.” Bu cümle basit gibi görünüyor ama aslında radikal. Çünkü Türkiye’de şehirler genelde “seyirci”dir. Üretim merkezi değildir. Eğer bu vizyon tutarsa, Sinop sadece bir festival kenti değil, bir üretim alanına dönüşebilir.
Gençlerin hikâyelerini anlattığı, belki de ilk filmini çektiği bir şehir…
Son Söz: Bu Artık Tek Kişinin Hikâyesi Değil
Sinop gerçekten bir sinema şehri olabilir mi? Bu sorunun cevabı artık sadece İzzet Arslan’ın çabasına bağlı değil. Çünkü bu hareket büyüyor.
Sinop Valisi Sayın Dr. Mustafa Özarslan’ın öncülüğünde valilikten belediyeye, milletvekillerinden Kültür ve Turizm Bakanlığı’na, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nden üniversiteye ve yerel basına kadar uzanan geniş bir kurumsal dayanışma ağı bu sürecin parçası hâline gelmiş durumda.
Eğer bu birliktelik kararlılıkla sürdürülebilirse, Sinop yalnızca bir festival kenti değil; kültürel üretimin Karadeniz’deki güçlü merkezlerinden biri olabilir.
İzzet Arslan’ın attığı adım, Sinopluların omuz omuza verdiği emekle büyüdü. Valisinden öğrencisine, sanatçısından esnafına kadar herkes bu hikâyenin bir parçası hâline geldi. Bu yüzden bu hikâye, tek bir kişinin değil, bir şehrin ortak emeğinin hikâyesi olarak yazılacak.
Çünkü Sinop’un mutluluğu, birlikte üretme iradesinde saklıdır.



