Tarih bazen aynaya benzer. Yüzyıllar değişir, silahlar değişir, devletler değişir; ama güçlerin hesapları ile milletlerin direnci arasındaki o kadim mücadele çoğu zaman aynı kalır.
Bugün Ortadoğu’da yaşanan ve ABD ile İsrail’in İran’a karşı başlattığı uluslararası huhukta yeri olmayan savaş da ister istemez insanın aklına bir başka tarihi dönüm noktasını getiriyor: Çanakkale Savaşı.
Öncelikle şunu belirtelim: Çanakkale Savaşı hiçbir savaşla kıyaslanamaz. Ancak bazı bölümler benzerlikleri itibarıyla örneklendirilebilir.
Bilindiği üzere, 1915’te İngiltere ve Fransa’nın öncülüğündeki İtilaf Devletleri, Osmanlı’yı birkaç hafta içinde diz çöktüreceklerini düşünüyorlardı.
Masa başında yaptıkları plan basitti: Çanakkale Boğazı’nı geçmek, İstanbul’u almak ve Osmanlı’yı savaşta saf dışı bırakmak.
Dönemin askeri planlamasında bu harekâtın kısa sürede sonuçlanacağı varsayılıyordu.
Fakat tarih, planların değil, gerçeklerin yazıldığı bir defterdir.
Bugün ise benzer bir güvenle başlatılan bir başka savaşın içindeyiz.
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in birlikte İran’a yönelik geniş kapsamlı hava saldırılarıyla başlattığı operasyon kısa sürede neredeyse bölgesel bir savaşa dönüştü.
Operasyonun adı “Operation Lion’s Roar/Aslan Kükremesi Operasyonu” olarak duyuruldu.
İran’ın üst yönetim kadroları, askeri altyapısı, füze üsleri ve savunma sistemleri hedef alındı.
Savaşın ilk haftalarında binlerce hedef vuruldu ve sadece birkaç hafta içinde 6.000’e yakın askeri noktanın saldırıya uğradığı bildirildi.
Ancak askeri tarih bize şunu öğretir:
Bir ülkeyi bombalamak ile o ülkeyi teslim almak aynı şey değildir.
Çanakkale’de Hesap Tutmamıştı
1915’te İtilaf donanması Çanakkale Boğazı’ndan geçip İstanbul’a ulaşmayı planlıyordu. İngiliz ve Fransız stratejistlere göre bu sadece birkaç haftalık bir meseleydi.
Fakat karşılarında hesaba katmadıkları üç şey vardı:
1. Coğrafya
2. İnanç
3. Direnç
Osmanlı ordusu modern anlamda güçlü değildi. Ama savaş sadece teknolojiyle kazanılmaz.
Nitekim Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün tarih kitaplarına geçen şu sözü bu gerçeği özetliyordu:
“Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum.”
Ve sonuçta plan çöktü. Dünyanın en güçlü donanmaları geri çekildi. Çanakkale geçilemedi.
Bugün İran’a karşı yürütülen savaşta da benzer bir stratejik iyimserlik görülüyor.
Söylenenlere göre, ABD ve İsrail savaşın kısa sürede sonuçlanacağını hesaplamış. Dört haftalık bir öngörüde bulunulmuş.
İlk günlerde hava üstünlüğü sağlanacak, İran’ın komuta yapısı çökecek ve sonunda rejim çözülecek...
Gerçek ise daha karmaşık görünüyor.
Savaşın üçüncü haftasına girilirken:
İran’ın üst düzey komutanlarının bir kısmı hedef alındı, binlerce askeri nokta vuruldu, enerji ve askeri altyapı zarar gördü...
Ama İran ordusu ve halkıyla birlikte ayakta.
Üstelik İran sadece kendini savunmakla kalmıyor; Körfez bölgesindeki hedeflere misilleme saldırıları düzenliyor, bölgedeki Amerikan üslerini vuruyor ve varlığına yönelik tehditlerini artırıyor.
Bu da savaşın kısa sürede biteceğine dair beklentileri zayıflatıyor.
Hürmüz Boğazı
Çanakkale’de stratejik anahtar boğazdı. Bugün ise dünyanın gözü Hürmüz Boğazı’nda.
Küresel petrol ticaretinin yaklaşık beşte biri bu dar su yolundan geçiyor.
Savaş başladığından beri tanker trafiği dramatik biçimde azaldı ve yüzlerce gemi geçiş için beklemek zorunda kaldı.
Bu durum bize bir kez daha şu gerçeği hatırlatıyor:
Bazı coğrafyalar sadece harita üzerindeki bir çizgi değildir. Onlar küresel güç dengelerinin kilididir.
1915’te Çanakkale neyse, bugün enerji dünyası için Hürmüz Boğazı da hemen hemen odur.
Tarihin Sessiz Öğrettiği Ders
Çanakkale’de dünyanın en güçlü donanmaları, Anadolu’nun yoksul ama kararlı askerlerini birkaç haftada yenebileceklerini düşündüler. Ama tarih başka türlü yazıldı.
Bugün Ortadoğu’da başlayan bu yeni savaş da bize aynı soruyu sorduruyor:
Modern teknoloji, bir ülkenin iradesini kırmaya yeter mi?
Bombalar şehirleri yıkabilir.
Füzeler üsleri imha edebilir.
Ama savaşların kaderini çoğu zaman başka bir şey belirler: İnanç ve direnç.
Bu nedenle belki de tarihin bize en sakin ama en derin cümlesi şudur:
Çanakkale sadece bir savaş değildi. Büyük güçlerin “kolay zafer” hayallerinin mezarlığıydı.
Ve tarih bazen aynı soruyu tekrar sorar:
Acaba bu kez cevap farklı mı olacak?
