İslamabad’da gerçekleşen ve dünya kamuoyunun dikkatle takip ettiği ABD–İran görüşmeleri, beklendiği gibi somut bir sonuç üretmeden sona erdi.
Bu “sonuçsuzluk”, aslında tarafların pozisyonlarını daha net ortaya koyduğu bir tabloyu gözler önüne serdi.
Diplomasi bazen bir anlaşmaya varmak değil, tarafların neyi kabul etmeyeceğini anlamakla ilerler.
Bu görüşme de tam olarak böyle bir dönüm noktası niteliği taşıyor.
ABD ile İran arasında yıllardır süregelen gerilim, yalnızca iki ülkeyi değil, küresel dengeleri doğrudan etkileyen bir mesele.
Özellikle Hürmüz Boğazı gibi dünya enerji ticaretinin can damarlarından birinin bu gerilimin merkezinde yer alması, konunun ekonomik boyutunu daha da kritik hâle getiriyor.
Günlük petrol taşımacılığının önemli bir kısmının geçtiği bu dar su yolu, sadece bölge ülkeleri için değil, Avrupa’dan Asya’ya kadar geniş bir coğrafya için hayati önemde.
Görüşmeler sonrası İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın yaptığı açıklamalar, kapıların tamamen kapanmadığını gösteriyor.
“Masadan kalkmadık” ifadesi, aslında diplomatik dilde bir mesajdır:
Taraflar henüz geri dönülemez bir kopuş yaşamış değil. Ancak bu, uzlaşmanın kolay olduğu anlamına da gelmiyor. Aksine, tarafların temel taleplerinin birbirine oldukça uzak olduğu açıkça görülüyor.
ABD’nin İran’dan üç temel beklentisi olduğu artık daha net biçimde konuşuluyor.
Bunlardan ilki, Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol ve bu bölgeden elde edilen ekonomik kazançlara ortak olma isteği.
Bu talep, doğrudan İran’ın egemenlik alanına dokunan bir konu olduğu için Tahran açısından son derece hassas. İran’ın bu konuda geri adım atması, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir kayıp anlamına gelir.
İkinci başlık, İran’ın nükleer programı.
Özellikle nükleer silah geliştirme ihtimali, uzun süredir Batı dünyasının en büyük endişelerinden biri. İran ise programının barışçıl amaçlar taşıdığını savunuyor. Bu noktada taraflar arasındaki güvensizlik, teknik tartışmaların ötesine geçmiş durumda.
Sorun artık sadece “ne yapılıyor?” değil, “niyet ne?” sorusunda düğümleniyor.
Üçüncü ve belki de en kritik başlık ise İsrail’in güvenliği meselesi.
ABD’nin Ortadoğu politikasının temel taşlarından biri olan İsrail’in güvenliği, İran ile yapılacak herhangi bir anlaşmanın merkezinde yer alıyor.
İran’ın bölgedeki bazı gruplarla olan ilişkileri ve İsrail’e yönelik sert söylemleri, Washington açısından bu konuyu vazgeçilmez kılıyor.
Öte yandan, ABD’nin artık İran’da bir rejim değişikliği hedeflemediği yönündeki değerlendirmeler de dikkat çekici.
Bu, aslında yıllar süren politikaların sahadaki gerçeklerle yeniden şekillendiğinin bir göstergesi.
Rejim değişikliği söylemi, yerini daha “yönetilebilir bir denge” arayışına bırakmış görünüyor. Washington için mesele artık İran’ı dönüştürmek değil, sınırlandırmak ve kontrol altında tutmak.
Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken bir gerçek var: İran da artık eski İran değil.
Üst düzey yöneticilerinin çoğunu kaybetmiş olsa da, Tahran, Tebriz, İsfahan gibi önemli şehirlere bombalar, füzeler düşse de, bölgesel etkisini artırmış, farklı coğrafyalarda nüfuz alanları oluşturmuş ve yaptırımlara rağmen ayakta kalmayı başarmış bir aktörden söz ediyoruz.
Bu nedenle, masada yalnızca talepler değil, aynı zamanda bir güç dengesi mücadelesi de var tabii.
İslamabad’daki görüşmelerden bir anlaşma çıkmaması sürpriz değil.
Zira tarafların “kırmızı çizgileri” oldukça keskin. Bu durum, diplomatik sürecin tamamen sona erdiği anlamına gelmiyor.
Aksine, bu tür sonuçsuz toplantılar çoğu zaman gelecekteki anlaşmaların zeminini hazırlar.
Taraflar birbirlerini test eder, sınırlarını ölçer ve yeni stratejiler geliştirir.
Sonuç olarak, dünya kamuoyunun umutla beklediği hızlı bir çözüm şimdilik ufukta görünmüyor. Ancak tamamen karamsar olmak için de erken.
Diplomasi, sabır işidir ve bazen en önemli gelişmeler, “hiçbir şey olmamış gibi görünen” anların ardından gelir.
İslamabad’daki bu görüşme de belki bugün için bir sonuç üretmedi, ama yarının denklemlerini şekillendirecek önemli ipuçları bıraktı.
