Ortadoğu üzerine konuşurken bazı cümleler vardır ki neredeyse ezber hâline gelmiştir: “Rejim değişmeli”, “demokrasi gelmeli”, “otoriter yapı sona ermeli”… Bu ifadeler, özellikle İran söz konusu olduğunda sıkça duyulur.

Ancak meseleye biraz daha yakından bakıldığında, bu cümlelerin çoğu zaman gerçeğin yalnızca bir kısmını anlattığı görülür. Çünkü uluslararası siyasette söylenen sözlerle yapılan hamleler çoğu zaman aynı şeyi işaret etmez.

Bir önceki yazımızda sorduğumuz sorulardan biri şuydu: ABD ve İsrail’in İran’da rejim değişikliği isteği gerçekten var mı?

İlk bakışta cevap “evet” gibi görünür. Zira yıllardır Batı dünyasının söylemlerinde İran’ın “molla rejimi” eleştirilir.

İran’daki yönetim biçiminin bölgeyi istikrarsızlaştırdığı, ideolojik bir devlet yapısına sahip olduğu ve uluslararası düzenle uyumsuz olduğu sıkça dile getirilir.

Bu sözlerin ötesine geçip sahadaki gelişmelere baktığımızda ortaya bambaşka bir tablo çıkmaktadır.

Çünkü dikkat edilirse ne ABD ne de İsrail bugüne kadar doğrudan ve açık bir şekilde “İran’da rejim değişikliği hedefimizdir” dememiştir.

Söylemler vardır, imalar vardır, eleştiriler vardır; fakat doğrudan bir rejim değiştirme operasyonunun ilanı yoktur.

Bunun yerine daha farklı bir strateji yürütülmektedir.

Ortadoğu’da siyaset çoğu zaman doğrudan değil, dolaylı yollarla yapılır. Devletler çoğu zaman kendi askerlerini sahaya sürmek yerine vekâlet güçleri aracılığıyla mücadele eder.

Bölgedeki sayısız örgüt, milis grup ve siyasi hareket bu nedenle yalnızca yerel aktörler değildir; aynı zamanda büyük güçlerin satranç tahtasındaki taşlarıdır.

ABD ile İsrail’in İran karşısında yürüttüğü politikanın da önemli bir kısmı bu vekâlet ilişkileri üzerinden şekillenmektedir.

Bölgedeki gerilimlerin büyük bölümünde doğrudan savaş yerine dolaylı mücadele yöntemleri tercih edilir.

Bu durum da aslında şu soruyu doğurur:
Eğer mesele gerçekten İran’daki rejimse, neden doğrudan hedef alınmıyor?

Burada dikkat çekici bir gerçek vardır. Bugüne kadar yaşananlara baktığımızda, İran’daki rejimin değişmesine yönelik somut bir adımın atıldığını söylemek oldukça zordur.

Evet, İran’a yönelik suikastlar yapılmıştır. Üst düzey askerî isimler ve güvenlik bürokrasisinden bazı kişiler hedef alınmıştır. Bilim insanları öldürülmüş, askerî tesisler vurulmuş, istihbarat operasyonları yürütülmüştür.

Fakat bütün bu saldırılar rejimin kendisini ortadan kaldırmaya yönelik bir planın parçası gibi görünmemektedir.

Tarihe bakıldığında gerçek bir rejim değiştirme operasyonu çok daha farklı olur.

Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesi buna açık bir örnektir. Afganistan’da Taliban yönetiminin devrilmesi de benzer şekilde doğrudan askerî müdahaleyle gerçekleşmiştir.

Bu tür operasyonlarda hedef bellidir:
Mevcut yönetim tamamen ortadan kaldırılır ve yerine yeni bir siyasi düzen kurulmaya çalışılır.

İran söz konusu olduğunda ise tablo böyle değildir.

İran devlet yapısı, özellikle 1979 devriminden sonra kurulan sistemle birlikte, oldukça güçlü ve katmanlı bir mekanizma üzerine kurulmuştur.

Bu sistemde yalnızca siyasi liderler değil; Devrim Muhafızları, dini kurumlar, güvenlik bürokrasisi ve ideolojik yapı birlikte hareket eder.
Dolayısıyla bir veya birkaç üst düzey ismin ortadan kaldırılması bu yapıyı kökten değiştirmez.

Nitekim son yıllarda yaşanan gelişmeler de bunu göstermektedir.

Örneğin 28 Şubat’ta İran’ın üst düzey yöneticilerinden bazıları saldırılarda hayatını kaybetmiş olsa bile devlet mekanizması sarsılmamıştır.

Sistem hızla yeni isimler üretmiş ve boşalan koltuklar kısa sürede doldurulmuştur.

Bu anlattıklarımız İran’ın ruhani liderliği için de geçerlidir.

Öldürülen Ali Hamaney İran siyasetinin en güçlü figürlerinden biriydi ve uzun yıllardır ülkenin en üst otoritesi konumundaydı. İran’daki siyasal yapı kişisel değil, kurumsal bir liderlik üzerine kuruludur.
Bu nedenle Hamaney sonrası dönemde yerine geçecek isimler konusunda da ciddi bir belirsizlik yoktur.

İran’ın dini ve siyasi elitleri bu geçişin nasıl gerçekleşeceğini büyük ölçüde planlamış durumdadır.

İşte bu noktada ilginç bir soru ortaya çıkmaktadır:
Eğer Batı’nın sorunu gerçekten “molla rejimi” ise, neden İran’daki ruhani liderliğin kim olacağıyla ilgilenmektedir?

Bazı açıklamalar ve kulis bilgileri, ABD’nin İran’da ortaya çıkacak yeni liderliğin kendi çıkarlarına daha uygun olmasını istediğini göstermektedir.

Bu ise tartışmayı bambaşka bir noktaya taşımaktadır.

Çünkü bu durumda mesele artık rejimin varlığı değil, rejimin nasıl davranacağı meselesine dönüşmektedir.

Başka bir ifadeyle sorun rejimin kendisi değil; rejimin bağımsız hareket edebilme kapasitesidir.

İran’ın nükleer programı, bölgedeki etkisi ve Lübnan’dan Yemen’e kadar uzanan siyasi-askerî ağı Batı için asıl rahatsızlık kaynağıdır.

Bu nedenle yapılan müdahaleler çoğu zaman rejimi devirmeye değil, rejimin hareket alanını daraltmaya yöneliktir.

Ortadoğu’da güç dengeleri söz konusu olduğunda devletler çoğu zaman ideolojik farklılıkları bir kenara bırakabilir. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Bir zamanlar düşman görülen yönetimlerle daha sonra iş birliği yapılabildiği gibi, bugün müttefik olan aktörler yarın rakip hâline gelebilir.

Uluslararası siyasette kalıcı olan şey ideolojiler değil, çıkarların sürekliliğidir.

Bu nedenle İran meselesine yalnızca “rejim tartışması” olarak bakmak çoğu zaman gerçeği eksik okumaya yol açar. Çünkü asıl mesele, İran’ın bölgesel güç olarak nasıl konumlanacağıdır.

Bugün Ortadoğu’da yürüyen mücadele yalnızca ülkeler arasında değildir. Aynı zamanda enerji yollarının, ticaret koridorlarının ve jeopolitik hâkimiyetin mücadelesidir.

Basra Körfezi, Hürmüz Boğazı, Doğu Akdeniz ve Kafkasya hattı bu büyük satranç tahtasının kritik kareleridir.

İran ise bu coğrafyanın tam merkezinde yer almaktadır.

Bu nedenle İran’daki rejimin varlığından ya da yokluğundan çok, hangi çizgide hareket edeceği büyük güçler için daha önemli hâle gelmektedir.

Bugüne kadar yaşananlara baktığımızda İran’da köklü bir rejim değişikliğinin kısa vadede mümkün görünmediğini söylemek yanlış olmayacaktır.

İran devleti hem iç yapısı hem de toplumsal tabanı açısından oldukça dayanıklı bir sistem kurmuştur.

Dolayısıyla dış müdahalelerle bu yapının kısa sürede yıkılması kolay değildir.

Ancak bu durum İran üzerindeki baskının sona ereceği anlamına da gelmez. Tam tersine, baskının farklı yöntemlerle devam edeceği açıktır.

Ekonomik yaptırımlar, diplomatik izolasyon, istihbarat operasyonları ve bölgesel güç dengeleri bu mücadelenin araçları olmaya devam edecektir.

Sonuç olarak ortaya çıkan tablo oldukça nettir:
Ortadoğu’da yaşanan güç mücadelesi çoğu zaman “rejim” tartışmasının arkasına saklanır. Fakat perde aralandığında görülen şey çoğu zaman iktidar değil, nüfuz mücadelesidir.

İran örneği de bu gerçeğin en çarpıcı örneklerinden biridir.

Bu nedenle belki de soruyu yeniden sormak gerekir:
Sorun gerçekten İran’daki rejim mi?
Yoksa asıl sorun, İran’ın kendi kararlarını kendisinin verebilme iradesi mi?