Modern zamanların hengamesinde, gökyüzüne uzanan beton kulelerin ve bitmek bilmeyen veri akışlarının arasında sessiz ama derinden bir çürüme yaşanıyor.
Bugün dünyanın sırtındaki en ağır küfe; ne ekonomik krizler, ne enerji savaşları ne de ekolojik dengesizliklerdir.
Dünyanın en büyük, en köklü ve belki de en trajik sorunu; insanın insan olduğunu unutmasıdır.
Güneşin her sabah aynı sadakatle doğduğu bu kadim yerkürede, bizler kendi yarattığımız yapay ışıkların altında körleştik.
Bir zamanlar "eşref-i mahlukat" (yaratılmışların en şereflisi) olarak anılan ademoğlu, şimdilerde birer rakamdan, birer kullanıcı profilinden ya da üretim çarkının sıradan bir dişlisinden ibaret kalmanın eşiğinde.
Kendimize ve birbirimize yabancılaşırken, aslında kalbimizin ritmini, ruhumuzun inceliğini ve varoluşumuzun o muazzam derinliğini bir kenara itiyoruz.
Mekanikleşen Ruhlar ve Yitik Empati
İnsanı insan yapan en temel unsur, bir başkasının acısını kendi teninde hissedebilme yetisidir.
Ancak bugün, ekranların soğuk camları arkasından izlediğimiz trajediler, bizde sadece birkaç saniyelik bir "beğeni" ya da "üzgün surat" emojisi kadar etki bırakıyor.
Acı, dijital bir veriye dönüştüğünde kutsallığını yitiriyor.
Komşusunun açlığını bilmeyen, sokaktaki canın titreyişine sırtını dönen, sadece kendi konfor alanının duvarlarını tahkim eden bir varlık; biyolojik olarak insan olsa da manen bir "unutuş" içerisindedir.
Bizler; durup düşünmeyi, nezaketi bir zayıflık, merhameti bir kusur olarak görmeye başladığımız an kaybettik.
Hızın ve hazzın kutsandığı bu çağda, "durmanın" asaletini unuttuk.
Oysa insan, durup kendine baktığında, bir başkasının gözlerinde kendi yansımasını gördüğünde tamlanır.
Nesneleşen Varlık
Günümüz dünyasında insan, maalesef artık bir "özne" olmaktan çıkıp "nesne" haline gelmiştir.
Pazarlama stratejilerinin hedef kitlesi, siyasetin oy deposu, sosyal medyanın etkileşim aracı... Her şey olduk ama sadece "insan" kalmayı beceremedik.
Birbirimize birer araç gibi bakmaya başladığımızdan beri, sevginin yerini menfaat, sadakatin yerini ise geçici ortaklıklar aldı.
Edebiyatın o naif dilini, şiirin ruhu sağaltan gücünü ve felsefenin derin sorularını hayatımızdan çıkardıkça; içimizdeki o büyük boşluk büyüdü. Bu boşluğu eşyalarla, unvanlarla ve alkışlarla doldurmaya çalışıyoruz. Fakat ne kadar biriktirirsek biriktirelim, insanın insan olduğunu hatırlamadığı her an, bu boşluk biraz daha derinleşiyor.
"İnsan, insanın kurdudur" diyenlere inat, "insan, insanın yurdudur" demeyi yeniden öğrenmek zorundayız.
Hatırlamanın Şifası
Peki, bu büyük unutuşun bir çaresi yok mu? Elbette var.
Çare, köklerimize dönmekte; yani vicdanın sesini, aklın rehberliğiyle birleştirmekte saklı.
Bir çocuğun gülüşündeki masumiyeti, bir yaşlının elindeki çizgilerin hikayesini, doğanın sessiz çığlığını duymaya başladığımızda hatırlayacağız.
İnsan olduğumuzu hatırlamak; kusurlu olduğumuzu kabul etmek, kırılganlığımızdan utanmamak ve en önemlisi "öteki" diye bir şeyin olmadığını anlamaktır.
Dünya üzerindeki her haksızlık, her gözyaşı aslında bizim ortak hafızamızda bir lekedir. Bu lekeyi silecek olan ne ileri teknoloji ne de sınırsız servettir; bizi kurtaracak olan tek şey, kaybettiğimiz o kadim "insanlık" bilincidir.
Yarın sabah uyandığımızda, aynadaki aksimize sadece bir yüz olarak değil, taşıdığımız o büyük mirasın bir temsilcisi olarak bakalım.
Unutmak kolaydır, asıl hüner hatırlamak ve hatırlatmaktır.
Çünkü dünya, ancak biz insan olduğumuzu hatırladığımızda yaşanabilir bir yer olacaktır.
