Bazı köyler vardır…
Haritalarda küçük görünürler ama içlerinde büyük bir hafıza taşırlar.

Sinop ili Emirtolu köyü benim için sadece bir köy değil; hafızası olan bir yerdir.

Çocukluğumdan beri köyde duyduğum bir ifade vardı:
“Yeniçerle…”

Önceleri bunun sıradan bir sülale lakabı olduğunu düşünürdüm. Anadolu’da her köyde benzer isimler olurdu çünkü:
Deliler, Çavuşlar, Topçular, Sipahiler…

Fakat yıllar geçtikçe bu kelimenin arkasında başka bir hikâye olduğunu hissetmeye başladım.

Köyün yaşlıları bazen sessizce anlatırdı:
“Bizim atalar İstanbul’dan kaçıp gelmiş…”

Bu cümle zihnime kazındı.

Çünkü Anadolu insanı genelde “kaçıp geldik” demez.
“Göçtük” der.
“Yerleştik” der.
“Türkmeniz” der.

Ama burada başka bir ton vardı.
Sanki geçmişte yaşanmış büyük bir kırılmanın yankısı konuşuyordu.

Aklıma Osmanlı tarihinin en sert hadiselerinden biri geldi:
Vaka-i Hayriye…

II. Mahmud tarafından Yeniçeri Ocağı kaldırılmış, binlerce insan dağıtılmış, sürülmüş, saklanmıştı. Tarih kitapları bize olayın merkezini anlatır; ama kenarlara savrulan insanların hikâyesini pek anlatmaz.

Belki de bazı hikâyeler devlet arşivlerinde değil, köy hafızalarında yaşamaya devam etti.

Emirtolu’nun yapısı da düşündürücüydü:
Dağlık bir coğrafya…
Uzun yıllar yolun ulaşmadığı bir hayat…
Elektriğin ancak 1980’li yıllarda geldiği bir yalnızlık…
Göçebe kültüründen izler taşıyan aileler…
Ve hâlâ yaşayan eski Türkçe kelimeler…

En dikkat çekici taraflardan biri ise mezarlıklardı.

Bugün şehirlerde mermerden gösterişli mezarlar yükselirken, eski mezarlarda doğadan alınmış işlenmemiş taşlar duruyor. Üzerlerinde isim yok. Tarih yok. Ünvan yok.

Sanki insanlar bilinçli olarak iz bırakmamış…

Sanki bazı hikâyeler görünmek değil, saklanmak istemiş…

Belki fakirlikti.
Belki imkânsızlıktı.
Belki de saklanma refleksi…

Bilmiyorum.

Ama şunu biliyorum:
Bir köyde yalnızca tek bir sülalenin “Yeniçerle” diye anılması tesadüf gibi görünmüyor.

Üstelik bu anlatının çevre köylerde olmaması daha da dikkat çekici.

Kesin hüküm vermek elbette mümkün değil. Tarih, belge ister. Ama sözlü hafıza da küçümsenecek bir şey değildir. Çünkü Anadolu’nun gerçek tarihi bazen fermanlarda değil; yaşlı bir amcanın iki cümlesinde saklıdır.

Bugün o amcaların çoğu vefat etti.

Ama onların anlattıkları hâlâ zihnimde:
“İstanbul’dan kaçıp gelmiş atalarımız…”

Belki hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğiz.

Fakat bazen bir milletin hafızası; bir lakapta, bir taş mezarda, unutulmamış birkaç kelimede yaşamaya devam eder.

Ve belki de tarih dediğimiz şey tam olarak budur:
Unutulmamaya çalışan insan hikâyeleri…

DURMUŞ ÇELİKTEN
Eğitimci - Yazar