Hristiyan Dünyasının Nobel Ödülü Var da Müslümanlar Olarak Sevgili Habibimize Yakışır “El-Emin Ödülü” Neden Düzenlemiyoruz? Bu Nasıl Sevgi?
Yıllardır içimde sessiz, derinden gelen ince bir sızı taşımaktayım. Bu coğrafyanın, bu inancın bir evladı olarak aynaya her baktığımda sorduğum ama yüksek sesle dillendirmekten çekindiğim o mahcup soru: Neden biz hep başkalarının kurduğu sahnelerde alkış bekleyen figüranlar olarak kalıyoruz? (...)"
Batı dünyası, asırlar önce dinamiti icat eden Avrupalı bir Hristiyan mucidin, Alfred Nobel’in adına bir ödül sistemi kurdu. Barışın, edebiyatın, tıbbın ve bilimin küresel sınırlarını o günden beri tek başlarına çiziyorlar. Siyasi rüzgarlara göre yön değiştiren, bazen adaletsizliğin gölgesinde kalan bu sahnede küresel meşruiyet dağıtıyorlar.
Peki, bizim hikayemiz nerede başlıyor?
Bizim hikayemiz, henüz peygamberlik gelmeden önce, Mekke’nin kızgın kumlarında tüm inanç gruplarının, düşmanlarının bile ittifakla bir gence verdiği o sarsılmaz sıfatta başlıyor: "El-Emin" yani Güvenilir İnsan.
İsminde zaten "Barış" kelimesini taşıyan bir dinin mensupları olarak, yeryüzünün en büyük güven nişanesini bizzat sıfatında taşıyan Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) o muazzam mirasını modern dünyaya neden hakkıyla anlatamıyoruz? İslam ülkelerinin toplam nüfusu 2 milyarı aşmış, dünya nüfusunun yüzde 26’sına ulaşmışken; bu devasa gövdenin neden insanlığın ortak hafızasına yön verecek küresel, saygın ve bağımsız bir tescil markası yok?
İşte tam da bu yüzden, artık kendi içimizde kalıp "kendimiz çalıp kendimiz oynamaktan" vazgeçmek zorundayız. Efendimizi dünyaya sadece ilahiyat kürsülerinden değil; tam da onun emrettiği gibi ilim ve bilim ışığı altında tanıtacak küresel bir hamleye, bir "Uluslararası El-Emin Ödülleri" vizyonuna ihtiyacımız var.
Ama Batı’nın düştüğü o siyasi tarafgirlik tuzağına düşmeden... Tamamen liyakat odaklı, inanç şartı aramaksızın tüm insanlığın dehasını kucaklayan bir sistemle.
Düşünün ki; tarihin ilk **"El-Emin Şifa ve Tıp Ödülü"**nü, kadavradan rahim nakliyle, yüz ve çift kol nakilleriyle dünya tıp tarihini baştan yazan, çaresiz hastaların hayatına neşteriyle dokunan ülkemizin gururu Prof. Dr. Ömer Özkan alıyor. Ertesi yıl bu ödül, Afrika’da sıtma aşısı geliştiren bir Alman bilim insanına veya yapay zeka ile kanseri önceden teşhis eden Japon bir mühendise gidiyor.
İşte o an dünya, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) "Bir insanı yaşatan, bütün insanlığı yaşatmış gibi olur" ilkesinin modern çağdaki karşılığıyla sarsılacaktır. İşte o an, Afrika'daki aç çocukları kurtaran gayrimüslim bir doktora bu ödülü takdim ettiğimizde, İslam’ın "âlemlere rahmet" olan o gerçek yüzü Batı medyasının tüm ön yargı duvarlarını bir günde yıkacaktır.
Böyle bir küresel hamle, devletimizin bütçesine bir yük getirmek zorunda da değil. İslam dünyasının vizyoner iş insanlarının, holdinglerinin bir araya gelerek oluşturacağı bağımsız bir varlık fonu, bu yapıyı asırlar boyu kendi kendine finanse edebilir. Siyasetin, sınırların ve diplomatik krizlerin ayırdığı Müslüman coğrafyaları, Efendimizin bu ilim ve ahlak mirası etrafında İstanbul’da yeniden kenetlenebilir.
Bu yazı, sadece bir fikir jimnastiği değil; yıllardır içimizde büyüyen o sızının, entelektüel bir özgüven ilanına dönüşmesi için bir çağrıdır. Batı’nın Nobel’i varsa, 2 milyarlık İslam âleminin de adaleti, güveni ve barışı bizzat şahsında toplayan Efendimizin adına bir El-Emin Ödülü olmalıdır.
Çünkü bilimin ışığı ve insanın onuru, hiçbir coğrafyanın tekeline bırakılamayacak kadar kutsaldır.
Bugün sormamız gereken asıl yakıcı soru şudur: Batı’nın Nobel’i, Oscar’ı, Cannes’ı ve Davos’u varken, 2 milyarlık devasa bir İslam âleminin neden insanlığın ortak vicdanını ve aklını ödüllendiren küresel bir "El-Emin"ödülü yok?
Açık konuşalım; bu biz Müslümanlar için çok derin, çok ağır bir mahcubiyet ve utanç değil midir?
Gökyüzündeki yıldızları adlandıran, tıbbın temelini atan, matematiğe sıfırı ve cebri hediye eden bir medeniyetin torunları olarak; bugün Batı dünyasının siyasi rüzgarlarla dağıttığı ödülleri gıptayla izlemek, onların kurduğu sahnelerde bir takdir kırıntısı beklemek bu ümmetin büyüklüğüne yakışıyor mu? Sınırları cetvelle çizilmiş, petrole, paraya ve devasa gökdelenlere sahip olan İslam coğrafyası, insanlığın ufkunu aydınlatacak bir bilim fonunu, bir ahlak akademisini neden kuramıyor?
Bu utanç, imkansızlıktan değil; vizyonsuzluktan, kendi içimize kapanıp kalmaktan ve en acısı da "kendimiz çalıp kendimiz oynamaktan" kaynaklanıyor. Efendimizi dünyaya anlatmayı sadece sempozyum salonlarına ve kuru hamasete hapsettik. Onun ilim aşkını, adalet vizyonunu ve "El-Emin" ahlakını modern dünyanın anlayacağı dilde, yani bilim ve insanlık ortak paydasında küresel bir markaya dönüştüremedik.
Ama bu utanç, bizim nihai kaderimiz olamaz, olmamalıdır.
İçimizdeki bu sızı, bizi bir eyleme, küresel bir özgüven ilanına zorlamalıdır. Bugün attığımız bu Uluslararası El-Emin Ödülleri fikri, sadece bir ödül töreni tasarımı değil; bu asırlık mahcubiyeti üzerimizden atma iradesidir. 2 milyar insan tek bir yürek olup bilimin ışığını ve insanın onurunu İstanbul'dan dünyaya haykırdığında, bu utanç yerini tarihi bir ihyaya bırakacaktır.
Şimdi sorma vakti: Bu sızıyı sadece içimizde bir yara olarak taşımaya devam mı edeceğiz, yoksa Efendimizin adına yaraşır o küresel meşaleyi hep birlikte yakacak mıyız?
Selam ve saygılarımla
