Yaklaşık yarım yüzyıldır süren bir "Gölge Savaşı"n, bir sabah ansızın "Açık Savaş"a dönüşmesi…
Tarih kitapları bazen tek bir güne bakarak kalın ciltleri özetler.
Bu hafta sonu Cumartesi sabahı yaşananlar da muhtemelen böyle anılacak.
Beklenen oldu… İsrail kışkırttı, ABD vurdu.
Biliyorsunuz: 28 Şubat sabahı İsrail ve ABD İran’a ortak saldırı başlattı ve dini lider Hamaney öldürüldü.
Bugün savaşın 3. günü... Ve Ortadoğu'daki gerilim had safhaya çıktı. Bölge diken üstünde.
ABD ve İran arasındaki hikâye yeni değil. Kökleri, 1953’te CIA ve MI6’nın ortaklaşa yürüttüğü Ajax Operasyonu’na kadar uzanıyor.
Demokratik yollarla seçilmiş Başbakan Muhammed Musaddık’ın devrilmesi, yalnızca bir hükümet değişikliği değildi; İran’ın Batı’ya duyduğu güvensizliğin ve sonraki kuşakların hafızasında yer eden travmanın başlangıcıydı.
Bu kırılma, 1979’daki İran İslam Devrimi’ne ve Ayetullah Humeyni liderliğinde yeni bir rejimin doğuşuna giden yolu döşedi.
Devrimin hemen ardından yaşanan rehine krizi ve başarısız Kartal Pençesi Operasyonu, iki ülke arasındaki düşmanlığın askeri boyuta taşındığının ilk açık işaretiydi.
Soğuk bir hesaplaşma dönemi başladı... Doğrudan savaş yoktu ama vekiller, sabotajlar, yaptırımlar ve Körfez’de tırmanan gerilim vardı.
1980’lerin sonuna gelindiğinde, Körfez sularında yaşanan çatışmalar ve özellikle Peygamberdevesi Operasyonu, bu gölge savaşın sıcak anlarıydı.
Aynı yıl USS Vincennes’in bir İran yolcu uçağını düşürmesi ise, askeri rekabetin siviller üzerindeki trajik bedelini gösterdi.
Sonraki on yıllarda silahların yerini büyük ölçüde yaptırımlar aldı.
1995’te Bill Clinton döneminde başlayan kapsamlı yaptırımlar, Barack Obama döneminde yoğunlaştı; ardından 2015’te imzalanan Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA) ile diplomasi bir umut penceresi araladı.
Ancak Donald Trump’ın 2018’de anlaşmadan çekilmesi, bu pencereyi sertçe kapattı.
2020’de Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, iki tarafı açık çatışmanın eşiğine kadar getirdi.
Ve şimdi…
İsrail’in 13 Haziran’daki sürpriz saldırısıyla başlayan ve “On İki Gün Savaşı” diye anılan süreç, ABD’nin Midnight Hammer Operasyonu kapsamında nükleer tesisleri hedef almasıyla yeni bir aşamaya taşındı.
Ardından ABD ve İsrail’in birlikte başlattığı Operation Epic Fury, artık gri alanın bittiğini ilan ediyor.
Diplomasi masasında “olumlu” diye tarif edilen görüşmeler sürerken, sahada en büyük askeri yığınaklardan birinin yapılması, modern jeopolitiğin çelişkisini gözler önüne seriyor:
Konuşurken hazırlanmak, hazırlanırken konuşmak…
Bu strateji uzun süre dengeyi korudu. Ama her denge, bir noktada kırılır.
Bugün gelinen noktada soru şu:
Bu gerçekten kaçınılmaz bir savaş mıydı, yoksa onlarca yıl biriken güvensizlik ve yanlış hesapların doğal sonucu mu?
ABD açısından İran, nükleer programı ve bölgesel vekil güçleriyle “istikrarsızlaştırıcı” bir aktör.
İran açısından ise ABD, 1953’ten bu yana rejimin varlığına yönelmiş sürekli bir tehdit. İki tarafın tarih anlatıları taban tabana zıt; ama her iki anlatı da kendi içinde tutarlı.
Cumartesi sabahı atılan füzeler yalnızca askeri hedefleri değil, yarım yüzyıllık “kontrollü düşmanlık” doktrinini de vurdu.
Artık mesele, kimin ilk ateşi açtığından çok, bu ateşin nerede söndürüleceği.
Tarih bize şunu öğretiyor:
Savaşlar başlatmak kolaydır; bitirmek ise çoğu zaman nesiller alır.
1953’te atılan adımın gölgesi 1979’a, 1979’un gölgesi bugüne kadar uzandı.
2026’da atılan adımların gölgesi de muhtemelen bizim ömrümüzü aşacak.
Belki de asıl soru şudur:
Diplomasi gerçekten tükendi mi, yoksa bir kez daha, duman dağıldıktan sonra masaya dönmek için mi bu kadar ağır bir bedel ödendi?
