Her bayram öncesi sosyal medyada tanıdık bir telaş başlar. Ekranlarımız, neredeyse birbirinin kopyası metinlerle dolar: Birlik, beraberlik, hoşgörü, paylaşma…
İzin verirseniniz bir paylaşımı burada alıntılayacağım:
"Birlik ve beraberliğin, paylaşmanın ve hoşgörünün en güzel şekilde yaşandığı mübarek Ramazan Bayramı’na ulaşmanın huzuru içindeyiz.
Bu bayramın; kalplerimize sevgi, sofralarımıza bereket, hayatımıza sağlık ve mutluluk getirmesini diliyorum.
Kırgınlıkların son bulduğu, gönüllerin birleştiği, umutların yeniden yeşerdiği nice bayramlara…
Sevdiklerinizle birlikte huzur dolu, sağlıklı ve mutlu bir bayram geçirmeniz dileğiyle…
Ramazan Bayramımız mübarek olsun."
Mesajda kullanılan sözler büyüktür, dilekler yücedir, cümleler pürüzsüzdür.
Okurken insanın içini ısıtan bu ifadeler, ne yazık ki çoğu zaman kalpten çok klavyeden çıkmış hissi verir.
Çünkü asıl mesele, bu sözlerin ne kadar güzel olduğu değil; bu sözleri kuranların hayatlarında ne kadar yer bulduğudur.
“Birlik ve beraberliğin en güzel şekilde yaşandığı bayram…” diye başlayan cümleler, aslında toplumun en çok ihtiyaç duyduğu yaraya işaret eder.
Fakat burada bir çelişki belirir:
Yıl boyunca en küçük fikir ayrılığında sertleşen, farklı olana tahammül edemeyen, sosyal medyada kolayca kırıcı olabilen bir insan, bayram geldiğinde bir anda “hoşgörünün temsilcisi” kesilebiliyor.
Bu, bir dönüşümden ziyade bir ritüel hâline gelmiş durumda.
Sanki bayram mesajı yazmak, vicdanı bir süreliğine rahatlatan sembolik bir görev gibi…
Paylaşma vurgusu da benzer bir sınavdan geçiyor. “Sofralarımıza bereket” dileğiyle yapılan paylaşımlar, çoğu zaman sadece bir temennide kalıyor.
Oysa gerçek paylaşma, bir metinle değil; bir kap yemeği komşuya götürmekle, bir ihtiyaç sahibini hatırlamakla, bir çocuğun yüzünü güldürmekle anlam kazanır.
Bugün dijital dünyada “paylaşmak” kelimesi, çoğu zaman sadece içerik paylaşımıyla sınırlı kalmış durumda.
Halbuki bayramın ruhu, ekranlar arasında değil, insanlar arasında dolaşır.
Kırgınlıkların son bulması temennisi ise belki de en çok üzerinde durulması gereken nokta. Çünkü en çok söylenen ama en az gerçekleştirilen dileklerden biridir bu.
İnsanlar yıllarca konuşmadığı akrabalarını, selam vermediği komşularını, içten içe kırgın olduğu dostlarını bir mesajla affetmiş sayılıyor.
Oysa gerçek affediş, bir cümlenin sonuna eklenen temennilerle değil; bir adım atmakla, bir kapıyı çalmakla, bir “gel konuşalım” diyebilmekle mümkün olur.
Bayram, bu cesareti gösterebilenler için anlamlıdır.
Burada asıl mesele şu:
Bayram mesajları birer iyi niyet göstergesi mi, yoksa birer alışkanlık mı?
Eğer bu metinler, kişinin gerçekten inandığı ve yaşamak istediği değerlerin yansımasıysa, elbette kıymetlidir.
Ancak çoğu zaman bu mesajlar, düşünmeden kopyalanan, herkes yazıyor diye yazılan, bir nevi sosyal zorunluluk gibi paylaşılan metinlere dönüşüyor.
Böyle olunca da söz ile hayat arasındaki mesafe açılıyor.
İnsan kendine şu soruyu sormalı:
“Ben bu yazdıklarımı gerçekten yaşıyor muyum?” Eğer cevap tereddütsüz bir “evet” değilse, belki de mesajı kısaltmak ama davranışı büyütmek gerekir. Çünkü bayram, uzun cümlelerin değil, samimi hâllerin zamanıdır.
Bir mesajın değeri, içindeki kelimelerin süsünde değil; onu yazan insanın hayatındaki karşılığında gizlidir.
Sonuç olarak, bayram mesajları aynaya benzer.
İnsan o aynada sadece görmek istediğini değil, gerçekten ne olduğunu da görmelidir.
Eğer birlikten söz ediyorsak, ayrıştırdığımız anları hatırlamalıyız.
Hoşgörü diliyorsak, tahammülsüz olduğumuz anlarla yüzleşmeliyiz.
Paylaşmayı yazıyorsak, elimizin ne kadar açıldığını sorgulamalıyız.
Belki o zaman bayram, sadece takvimde gelen bir gün olmaktan çıkar; insanın iç dünyasında gerçekten yaşanan bir hâle dönüşür.
