Cenâb-ı Hak, bizim idrak edemediğimiz hangi hikmetleri müşahede etti ki, arzumuzu nasip dairesine almadı?
İnsanın kalbinden yükselen her talep, çoğu zaman kendi ufkunun sınırları içinde şekillenir. Oysa Cenâb-ı Hak, kulunun yalnız bugünkü arzusunu değil; dününü, yarınını, hatta onun hiç farkında olmadığı ihtimalleri birlikte görür. İşte bu yüzden bazen en çok istediğimiz şey, en çok verilmemesi gereken şey olur.
Sualin özü şudur:
“Allah cc bizim görmediğimiz neyi gördü de o istediğimizi bize vasıl kılmadı?”
Bu sual, hakikatte bir şikâyet değil; perdelenmiş bir hikmetin eşiğinde bekleyen bir idraktir.
Bir çocuk düşün: Elini ateşe uzatır. Alevin parlaklığı ona cazip gelir; sıcaklığın yakıcılığını henüz bilmez. O an çocuğun gözünde ateş, ulaşılması gereken bir nimettir. Fakat annenin gözü, sadece o anı değil; yanığı, acıyı ve sonrasındaki izleri de görür. Çocuğun arzusu ile annenin engelleyişi arasında bir çelişki değil, bir merhamet vardır.
İşte kul ile Rabb arasındaki münasebet de bundan daha derin, daha kuşatıcı bir hikmete dayanır.
Kur’ân Kerim bu hakikati açıkça beyan eder:
“Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır; sevdiğiniz bir şey de sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216)
Bu ayet, insanın arzusunun sınırlı; ilahî ilmin ise sonsuz olduğunu bir denge içinde ortaya koyar. Kul, yalnızca görünen yüzü ister; Allah cc hazretleri ise görünmeyen arka planı da hesaba katar.
Tasavvuf ehli bu sırrı “perde-i rahmet” diye isimlendirir. Yani bazı mahrumiyetler, aslında rahmetin gizlenmiş hâlidir.
İmam Gazâlî Hazretleri der ki:
“Kul, hakkında hayırlı olanı çoğu zaman istemez; istediği şey de çoğu zaman onun için hayır değildir. Bu yüzden en selametli dua: ‘Allah’ım, benim seçtiğimi değil, Senin benim için seçtiğini nasip et’ demektir.”
Bu söz, kulun kendi tercihine duyduğu güveni sarsmaz; fakat onu daha büyük bir teslimiyet ufkuna davet eder.
İnsanın istediği şey bazen bir kapıdır; fakat o kapının ardında ne olduğunu bilmez. Allah cc Hazretleri ise o kapının ardındaki bütün yolları, çıkmaz sokakları ve karanlık dehlizleri birlikte görür.
Belki sen bir kapıyı zorladın;
O ise seni bir uçurumdan çevirdi.
Belki bir insanı istedin;
O ise o insanın kalbinde sana zarar verecek kırılmaları gördü.
Belki bir makam arzuladın;
O ise o makamın senin nefsini büyütüp ruhunu daraltacağını bildi.
Bu yüzden verilmemek, bazen korunmaktır.
Gecikmek, bazen olgunlaşmaktır.
Kaybetmek ise bazen hakikî kazancın başlangıcıdır.
Hz. Mevlânâ bu hâli şöyle ifade eder:
“Nice istekler vardır ki, insan onları elde etseydi helâk olurdu. Ve nice mahrumiyetler vardır ki, insanı kurtuluşa götürür.”
Bu bakış açısı, insanı pasifliğe değil; bilinçli bir tevekküle çağırır. Çünkü tevekkül, sebepleri terk etmek değil; sonucu Hazreti Allah’ın ilmindeki hikmete bırakmaktır.
Hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.v.) buyurur:
“Kul, bir günah sebebiyle rızıktan mahrum kalır.” (İbn Mâce)
Bu hadis, meselenin bir başka boyutunu açar: Bazen verilmemek, bir ceza değil; bir ikazdır. Kulun yönünü düzeltmesi için ilahî bir uyarıdır.
Fakat her verilmemeyi günaha bağlamak da eksik olur. Zira bazı mahrumiyetler vardır ki, kulun derecesini yükseltmek içindir.
Nitekim başka bir hadiste şöyle buyrulur:
“Allah, bir kulunu sevdiğinde onu imtihan eder.” (Tirmizî)
Demek ki verilmemek bazen eksilmek değil, yükseltilmektir.
Tasavvuf yolunda şöyle bir incelik vardır:
Kul, duasının kabulünü sadece “verilmek” olarak anlarsa, hikmetin yarısını kaçırır. Oysa dua üç türlü kabul edilir:
- Ya istediği aynen verilir,
- Ya daha hayırlısı verilir,
- Ya da ahirete saklanır.
Bu durumda hiçbir dua zayi olmaz; sadece şekli değişir.
Şu hâlde sualin cevabı şudur:
Allah, senin görmediğin ihtimalleri gördü.
Senin bilmediğin sonları bildi.
Senin taşıyamayacağın yükleri fark etti.
Ve belki de seni, senin istediğinden daha büyük bir şeye hazırladı.
Çünkü Allah, sadece arzuna değil; istidadına, istikbaline ve ebedine bakar.
İbn Atâullah el-İskenderî der ki:
“Hz. Allah’ın sana vermemesi, seni ihmal ettiği anlamına gelmez. Bilakis seni, sana daha uygun olana yönlendirdiğinin işaretidir.”
Bu söz, insanın iç dünyasında bir sükûnet kapısı açar. Çünkü artık mesele “neden olmadı?” değil;
“Bu olmama hâlinin içinde hangi hikmet saklı?” sorusuna dönüşür.
Neticede kul için en büyük idrak şudur:
Her gerçekleşmeyen arzu bir kayıp değildir.
Bazıları, kaderin seni incitmeden koruma şeklidir.
Ve belki de en derin hakikat şudur:
Sen bir şeyi çok istedin diye onun hayırlı olduğu kesin değildir.
Fakat Hz. Allah bir şeyi vermediyse, onun verilmemesinde mutlaka bir hayır vardır.
Çünkü O, sadece görüneni değil; görünmeyenin de sahibidir.
Kalbin şu duaya alıştığında, huzur da beraberinde gelir:
“Allah’ım, bana istediğimi değil; benim için saadetli ve kolay olanı ver. Ve bana verdiğini sevdirdiğin gibi, vermediğini de sevdirecek bir idrak nasip et.”
İşte o zaman insan anlar:
Verilmeyenler, aslında kalbin terbiyesidir.
Gecikenler, ruhun olgunlaşmasıdır.
Ve nasip olmayanlar, kaderin sessiz merhametidir.

